Ben Bir TÜRKÜM !...
Ben; Orta Asya`dan Türeyen, Anadolu`da Büyüyen, Avrupa Içlerine Yürüyen TÜRK`üm ! Ben; Daglarda Gemi Gezdiren, Taslara Destanlar Kazdıran, Tarihi Baştan Yazdıran, TÜRK`üm ! Ben; Adalete, Ben Mertlige Örnekler Veren, Ölüm - Kalım Şavasiına Gülerek Giden, Yeryüzünde Her Murada Eren TÜRK`üm ! Ben; Sancaklara, Tuglara Bas Egdiren, Beylere, Pasalara Hil`at Giydiren, Kılıcını Üç Kit`ada Gezdiren TÜRK`üm ! Ben; Atilla`yi, Yavuz`u, Fatih`i Var Eden, Kralları, Imparatorları Kendisine Yar Eden, Düsmanına Dünyasını Dar Eden TÜRK`üm ! Ben;Şahlari, SultanlarIKul Edinen, Altinlari, Elmaslari Pul Edinen, Incili Kaftanlari Çul Edinen TÜRK`üm ! Ben; Zafer Rüyasini Görenlere Saç Yolduran, Hezimete Ugratıp, Ümitleri Solduran, Müzelerde Bas köseleri Dolduran TÜRK`üm ! Ben; Damarlarinda Asil Kanın Aktigi Irkım, Benden Bahseder Destanım, Agıtım, TÜRK`üm, Ben TÜRK`üm, Taa iliklerime Kadar MUSTAFA KEMAL ATATÜRK`üm !..
Ya Siz Kimsiniz ?
Koltuk ve kaftan
Bu olay bana rahmetli Ömer Seyfettin’in, “Pembe İncili Kaftan” öyküsünü hatırlattı. İran Şahı, Osmanlı Devletini, nezdine gönderilen Türk Elçisi üzerinden küçük düşürmek ister. Osmanlı Devletinin başında İran ile başı beladadır ve bir Elçi gönderilmesi gerekir. Gönderilecek elçi cesur, ölümden korkmayan, devletin şanına yakışacak bir kişi olmalıdır. Akla, Muhsin Çelebi gelir. Muhsin Çelebi cesur, doğruluktan ayrılmayan, ölümden korkmayan, akıllı bilgili, Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyen, bir baba yiğittir. Çelebi, sadrazamın emri üzerine huzura gelir. Sadrazam ondan el etek öpmesini beklerken o eğilmez. Sadrazam kızar ama ona elçilik teklif eder. Muhsin Çelebi bu görevi devleti için kabul eder. Elbette ki bu büyük devletin elçisi; atları, hademeleri ve giysileriyle ihtişamlı olmalıydı; Muhsin Çelebi, yolculuk masraflarını bütün varlığını rehin vererek tüccarlardan borç aldığı on bin altınla karşılar ve çarşıdan kumaşı Hint’ten, incileri Venedik’ten gelme; Şah’ın hayatında göremeyeceği Pembe İncili Kaftanı sekiz bin altına alır. Muhsin Çelebi, başı dik göğsü ilerde Şah’ın huzuruna varır. Padişahın mektubunu öperek Şah’a uzatır. Ayağı öpülmeyen Şah sapsarı kesilir. Muhsin Çelebi sağına soluna bakar ve oturacak bir şeyin olmadığını görür. Şah bunu kasten, Elçiyi ayakta bekleterek Onu ve Devletini küçük düşürmek için düzenlemiştir. Muhsin Çelebi o göz kamaştıran “Pembe İncili Kaftanı” tahtın önüne serer ve üzerine bağdaş kurup oturur. Şah, vezirleri, komutanları şaşırmışlardır. Muhsin Çelebi gür sesiyle, “Padişahının hiçbir ecnebi padişah karşısında eğilmeyeceğini” söyleyerek huzurdan izin istemeden ayrılır. Kapıdan çıkarken Şah’ın askeri, kaftanı arkasından getirir. Muhsin Çelebi sesini yükselterek “Bir Türk, asla yere serdiği şeyi sırtına koymaz” der ve arkasına bakmadan temenna etmeden oradan ayrılır. “Hayal ürünü, hamasi bir öykü” diyeceksiniz. Belki öyle, ama biz, bir zamanlar işte böyle idik. “Muhsin Çelebiler” vardı
Bu haber 1217 defa okunmuştur.