O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk
Ulusu'nun temsil ettiği tüm değerlerin simgesidir. O, başlı başına
bir Türkiye'dir. Ve O'nun yazgısı, gerçekte Türkiye'nin
yazgısıdır... Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!. Kaç
kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi
borçlu olduğumuz adsız kahramanlardan biri olarak kendisini yâd
eder?!. Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı, TBMM Başkanı mı, Anayasa
Mahkemesi Başkanı mı, Yargıtay Başkanı mı ya da bu ülkeyi yöneten
bürokrat ve politikacılar mı?!.
Yazan Necip HABLEMİTOĞLU
Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse, lütfen O'nu
ziyaret ediniz. Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibi
hemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol
üzerindedir O. Her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakar
da O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçücük
tabelayı!.. Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz: "Albay Reşat Bey-
Çiğiltepe Şehitliği 10 km."!..
10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile
denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız.
Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi
yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği
için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. Yolu rasgele sağdan takip
etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve
O'nunla birlikte bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için
canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız...
Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli
rüzgârın uğultusudur. Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Eğer bu
ülkeyi seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük
bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbette
ki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!..
Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur;
çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki
birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!..
İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey,
Onları hissetmektir. Bir de çevrede duyarsız insanlarımızın
bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar taşlarını, Reşat
Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle silebilirsiniz. Hepsi o
kadar!..
ALBAY REŞAT BEY KİMDİR?
1879'da İstanbul'da doğan Reşat Bey, 1896'da Harp Okulu'nu
bitirdikten sonra, Türk Ordusu'nun farklı komuta kademelerinde görev
yapmış; Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmıştır. Askeri
Mahkeme üyeliği de yapan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale
Cephesi'nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra
getirildiği 17. Alay Komutanlığı görevindeyken Muş'un Rus işgalinden
kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, XVI Kolordu
Komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın takdirlerini kazanmıştır. Ünlü Ziya
Paşa'nın oğlu olan Reşat Bey, daha sonra 53. Tümen Komutanlığı'na
getirilerek Suriye Cephesi'nde görevlendirilmiştir. 1918'de
İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur
kurtulmaz Aralık 1919'da Milli Mücadele'ye katılmak üzere
İnebolu'dan "İstiklal Yolu" üzerinden Ankara'ya geçmiştir. Reşat
Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21.
Tümen) Komutanlığı'na getirilmiştir. Yarbay rütbesi ile İnönü ve
Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans
gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi
verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük
Taarruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini
etkileyecek en kritik mevkide yer alan -Sincanlı Ovasından
Dumlupınar'a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan-
Çiğiltepe'yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir (1). Ne var ki, bu
tepenin önemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en
zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı
tamamlamıştır.
İşte, gerisini resmi kayıtlardan izleyelim:
"... 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat
10.30'da Mustafa Kemal telefonda komutana;
*Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız?
*Komutanım, yarım saat sonra alacağız.
*Başarılar diliyorum.
10.45 Mustafa Kemal: - Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz
o tepede, çok önemli.
*Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız
komutanım, mutlaka alacağız.
11.00 Mustafa Kemal: - Reşat Beyi istiyorum.
*Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti.
Okuyorum, komutanım.
*Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü
yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.
Mustafa Kemal'in gözlerinden yaşlar boşanır: -Allah rahmet eylesin,
Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.
11.45 Başkomutanın telefonu çalar: - Çiğiltepe alınmıştır komutanım.
Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovasına doğru kaçmaktadır,
arzederim".
İlgili resmi kayıt burada biter. Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa şöyle ifade eder:
"Türk Askerine,
Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam
bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her
zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahraman
evlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun. Başkomutan
Mustafa Kemal".
Şimdi, yukarıdaki en büyük Türkün Atatürk'ün yüreğinden kopan bu
sözler, Albay Reşat Bey Şehitliği'ndeki mermer bir kitabeye
nakşedilmiştir. Başınızı biraz çevirirsiniz, sıra sıra
şehitlerimizin kabir taşlarını okursunuz: "Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23
yaşında", "Tunceli-Ahmet oğlu Mevlût- 20 yaşında", "Konya-Ruşen oğlu
Haşim 21 yaşında", Mersin-Hasan oğlu Ömer 24 yaşında", "Afyon-
Mehmetoğlu Musa 18 yaşında" ve diğerleri (2)... Acısını duyarsınız,
hayatlarının baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından
sonra gözlerini kırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler!..
Bizler ve bizden sonra gelecekler için en değerli varlıklarından,
canlarından vazgeçmiş Türk oğlu Türkler!.. Sonra ana kitabede şu
satırları okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna
ve gururuna bırakır yerini:
"Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda,
Kendini tarihe verenlerindir.
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir."
YA ZEUGMA, HASANKEYF VE DİĞERLERİ...
Albay Reşat Bey Çiğiltepe Şehitliği'nin bir tek görevlisi bile
yok!.. Yolu yok ki, görevlisi olsun!.. Ya Zeugma, Hasankeyf ve diğer
antik kentler!.. Efes, Didim, Perge, Side, Bergama, Kapadokya,
Antakya, Milas, Afrodisias, Troya, Alacahöyük ve daha pek çokları...
Elbette uygarlıkların kesiştiği ülkemizde mevcut tüm tarihsel miras,
bizim olduğu kadar insanlığın da malı. Korumak, sahip çıkmak
hepimizin ulusal görevi!.. Halen binlerce yerli-yabancı arkeolog bu
eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde çalışmakta. Hatta Türkiye,
kıt kaynaklarını bu kalıntıların ortaya çıkarılması, korunması ve
sergilenmesi için tahsis ederken bile "yetersiz"likle suçlanmakta;
uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırılmakta. Örnek mi?!. İşte
Zeugma ve de Hasankeyf!..
Bir bölümü Birecik Barajı gölü altında kalacak olan Belkıs (Zeugma)
Antik Kenti'nde Türk, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol, Yeni
Zellandalı, Avustralyalı, Almanyalı ve Amerikalı 102 arkeolog
çalışmakta. İşçilerin sayısı ise 210. Kentin su altında kalması söz
konusu olmayan bölümündeki çalışmaları ise 8 Türk ile İngiliz,
Fransız ve Avustralyalılardan oluşan toplam 30 yabancı arkeolog ve
de 90 işçi sürdürmekte. Kazı çalışmaları ile ilgili olarak Kültür
Bakanlığı'nın tüm olanaklarının yanı sıra, dış yardımlar da
kullanılmakta. Örneğin, bu iş için 5 milyar dolar yardım yapan ve
bir o kadarını daha verebileceğini taahhüt eden Hewlett Packard'ın
patronu, şimdiden "Zeugmanın Babası" ilân edildi bile (2). Esas
fedakârlığı yapan, kıt ekonomik kaynaklarını binlerce tarihi eser
bakımsızlıktan harap haldeyken Zeugma ve Hasankeyf'e tahsis eden
Türkiye, acaba dış ülkelerde takdir ediliyor mu?!.
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ne (GAP) öteden beri karşı
olan AB ülkeleri, GAP çerçevesinde yapılacak barajların altında
Zeugma ve Hasankeyf gibi 1135 antik kentin kalacağını iddia ederek,
Türkiye'yi kültürel vandalizm ile suçlamaktalar. Ancak son yıllarda -
özellikle de Türkiye'nin AB aday üyeliğinin söz konusu olmasıyla- bu
söylemde daha ileri giden AB üyeleri, Türkiye'nin bu barajlarla,
açıkça "Kürdistan"ın ya da en hafifinden "Mezopotamya"nın tarihini
yok etmeye çalıştığını iddia etmeye başladılar. Hatta o kadar ki, 50
Kürt (!) köyünün yanısıra, efsanevi (!) Kürt lideri Abdullah
Öcalan'ın doğup yetiştiği köyün bile sular altında bırakılarak bir
ulusun tarihinin yok edilmeye çalışıldığını; bunu da Türk
Hükûmetlerine Türk Silahlı Kuvvetleri'nin empoze ettirdiğini öne
sürdüler. Avrupa Basınında, "insan hakları" ile özdeşleştirilen
ayrılıkçı kürt terörizmine himaye kapsamında, söz konusu antik
kentlerin malzeme olarak kullanılmasından vazgeçme gibi bir emare
görünmemektedir. Örneğin, Kültür Bakanlığı'nın ve Türk arkeologların
iyi niyetli çabaları hiçbir şekilde haber konusu olmazken, "uygar
Avrupalı arkeologların" çalışmaları ve de buna koşut olarak
bölgedeki HADEP'li belediye ve baro başkanlarının Türkiye karşıtı
konuşmaları, Zeugma ve Hasankeyf haberleri içinde ağırlıklı olarak
yer almaktadır (3). Kısaca, Türkiye'nin bu iki antik kentin
kurtarılması doğrultusunda attığı her adım ise, aleyhimize bir
propaganda kurşunu olarak geri dönmektedir.
İNGİLTERE VE ALMANYA'NIN BÖLGEYE ÖZEL AJİTASYON POLİTİKALARI
Bilindiği gibi, Dicle üzerindeki en kapsamlı hidoelektrik barajı
olarak yapımı öngörülen Ilısu Barajı, İsviçre'den Sulzer Hydro,
İngiltere'den Balfour Beatty, Türkiye'den Nurol firmalarının başını
çektiği uluslararası bir konsorsiyuma "yap-işlet-devret" yöntemi ile
Refah Partisi iktidarı tarafından verilmiştir. 2008 Yılında
bitirilmesi öngörülen 1200 megavat gücündeki barajın yaklaşık 1.5
milyar dolara mal edilmesi söz konusudur. İnşaatın finansmanını ise
ağırlıklı olarak İngiltere ve İsviçre'nin yanı sıra, Almanya, ABD,
İtalya, İsveç gibi ülkelerin finans kurumlarınca karşılanacaktır.
Türkiye'nin enerji politikası içinde son derecede önemli yere sahip
olan bu barajın yapımını engellemeyi stratejik çıkarları açısından
doğru bulan İngiltere, ilk iş olarak konsorsiyumun ikinci büyük
firması olan Balfour Beatty'e ihracat kredi güvencesi vermeyerek
konsorsiyumdan çekilmesini sağlamıştır. Bununla da yetinmeyen
İngiltere, "Kürt uygarlığının yok edilmesine karşı duyarlılık"
maskesi altında, söz konusu baraj yapımının Türkiye üzerinde
demoklesin kılıcı gibi kullanılması doğrultusunda her fırsatı
değerlendirmekten de geri durmamıştır. Örneğin, MI5 ile bağlantısı
deşifre olmuş milletvekillerinden eski içişleri bakanı Peter Loyd
ile İşçi Partisi milletvekili ve İngiliz İnsan Hakları Komisyonu
Başkanı Ann Clwyd, Temmuzun 2000'in ortalarında Türkiye'ye ani bir
ziyarette bulunmuşlardır. İki kişilik heyetin gezisinin ilk durağı
ise -artık adet olduğu veçhile- Diyarbakır'dır. Gerek bu şehirde ve
gerekse Batman'da, Hasankeyf'te izinsiz olarak İnsan Hakları Derneği
başta olmak üzere bölücülüklerini gizlemeye gerek duymayan
kuruluşların yöneticileri ile görüşen heyet başkanı Ann Clwyd,
amaçlarının baraja kredi verip vermeme konusunda İngiliz Hükûmeti'ni
bilgilendirmek olduğunu, Suriye ve Irak gibi barajın yapımından
etkilenecek ülkelerin durumlarını da inceleyeceklerini açıklamıştır.
Oysa, bu tarihte İngiliz şirketinin konsorsiyumdan çekildiği,
kredinin verilmeyeceği çoktan belli olmuştur. İşin en acı ve en
üzücü tarafı da, heyete refakat eden kişinin yani Şule Bucak'ın,
Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel
Sekreter Yardımcısı olmasıdır. Bölge halkını açıkça provoke eden bu
izinsiz ziyaretçilerin pasaportları, prosedüre uygun olarak
Batman'da kaldıkları otelden alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne
götürüldüğünde, İngiliz kışkırtıcıların haklarını savunmak da
maalesef bu refakatçıya kalmıştır. Acaba diye düşünürsünüz, Kuzey
İrlanda'ya bir Türk parlamenter heyeti gitse de - tabii nerede o
misilleme cesareti ve nerede o vatanseverlik?- IRA'nın üst düzey
yöneticileri, legal kuruluşları ve düz militanları, hatta MI5
kurbanlarının aileleri ile görüşmeler yapması mümkün olabilir
miydi?!. Elbette ki, uçakta üzerlerine aeresol sıkılmasına tepki
gösteremeyenlerin, örneğin Dublin'de başlarına ne geleceklerini
tahmin bile edilemez. Diğer taraftan en az onun kadar acısı da,
Batman Valisi İsa Parlak'ın, büyük bir sorumsuzlukla, olmayan suçu
polislere "işgüzarlık" ithamıyla atarak İngilizlerden özür
dilemesidir.. Bu olay, İngiltere'nin bölgeye yönelik yüzlerce,
binlerce provokasyon girişiminden sadece biri, Zeugma'ya ilişkin
olanıdır.
Almanya'ya gelince, bu ülkenin Anadoluya yönelik ağırlıklı
istihbarat ve jeofizik araştırmaları yapan iki-üç meslekli (!)
arkeologlarının sicilleri, tıpkı İngiliz, Fransız, ABD'li
meslekdaşları gibi olumsuz. Aralarında tek-tük bilim adamları var, o
da görüntüyü kurtarmak için (4). Alman arkeologların diğer Batılı
arkeolog görünümlü istihbarat servisi ajanlarından en önemli farkı,
etnik kışkırtıcılığın yapılmasının ve de GAP'ın sekteye
uğratılmasının yanısıra, bu topraklarda dedelerinin izlerini
aramakta olmalarıdır. Alman kafatasçı-ırkçı sözde bilim adamlarının
teorilerine göre, Truva'dan başlıyarak Güneydoğu Anadolu'ya kadar
inen hatta, mezar kazılarında elde edilen kafataslarından, Alman
ırkının vaktiyle buralarda yaşadığı iddia edilmektedir (5).
Dünyada belki de en çok casus ve etki ajanının tabiri caizse -at
koşturduğu- ülke olan Türkiye'ye gelince, Türk devleti tek kelime
ile uyumaktadır. Gündemi istedikleri gibi değiştirme gücüne sahip
etki ajanı gazetecilerin, politikacıların, akademisyenlerin ve
işadamlarının güdümündeki Türkiye'nin ulusal çıkarlara dayalı
politikalar üretmesi ve uygulaması olanaksız hale getirilmiştir.
Örneğin, arkeoloji alanında acilen alınması gerekli önlemleri içeren
bir devlet politikası bulunmamaktadır. Oysa, hükûmetler değişse de
değişmesi söz konusu olmayacak bir arkeoloji politikasının hayata
geçirilmesinin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir (6).
Yarın, Birecik Barajının yanısıra diyelim ki Ilısu Barajı da tüm
engellemelere karşın bitirildi. Bu taktirde bu yerli-yabancı ajan
arkeologlar, ekip halinde örneğin Fırtına Vadisi'ne gideceklerdir.
Burada pontus sömürüsü ve kışkırtıcılığı yapılırken, arkası
kesilmeyecek ve akabinde Yortanlı, Kargamış, Çine, Munzur, Çoruh ve
diğer baraj projelerinde boy göstermeye devam edeceklerdir. Kısaca,
tarihsel miras adına, İkinci Dünya Savaşı'nda Hiroşima, Nagazaki,
Varşova, Volvograd gibi yüzlerce şehirdeki tüm tarihsel eserleri,
hem de üzerinde yaşayanlarla birlikte yok eden bu ülkeler, bir
taraftan Türkiye'ye arkeoloji ve uygarlık dersi verirken; diğer
taraftan da ülkemizin enerji gereksinimi için hayati önem taşıyan bu
projeleri engellemenin de ötesinde, baraj havzalarında etnik ve
dinsel bölücülüğü kışkırtmaktan, Türkiye'yi bu bahanelerle köşeye
sıkıştırmaktan geri durmayacaklardır. Buna karşılık, özellikle Türk
basınındaki etki ajanları, bu provokasyonlara alkış ve de çanak
tutarken, söz konusu ülkelerin -ki hepsi de topyekûn imha
silahlarının üreticisi konumundadırlar- şirketlerinin Türkiye'de
nükleer enerji santrallerinin yapılmasına ilişkin baskı
girişimlerine sessiz kalmaya devam edeceklerdir. Keza, hiç kimse ve
hiçbir akademik kuruluş, 20. Yüzyılda cereyan eden tüm savaşlarda,
silah üreticisi ülkelerin ürünleri ile dünyada yok edilen -
canlılardan vazgeçtik- tüm tarihsel mirasın envanterini çıkarma gibi
bir duyarlılık ve de sorumluluk gösterememektedir. Bu duyarlılık (!)
ve sorumluluk (!) sadece Türkiye için mi söz konusu edilmektedir?!.
Tipik bir örnek olmak üzere, topyekûn imha silahlarının yanında en
masumu sayılan ve Alman Krauss-Maffei Wegman firmasınca üretilen
Leopard 2A5 tanklarının menzil mesafesinde canlı cansız tüm
varlıkları yok ettiği gerçeği, Türkiye'deki etki ajanlarını hiç mi
hiç ilgilendirmemektedir. İnsanlık ve uygarlık havarisi bu ülkelerin
ürettikleri silahlar, acaba tarihsel mirasın çevresine çiçek dikmeye
mi yaramaktadır?!.
DÖNÜŞ YOLUNDA...
Evet, dönüş yolunda, Zeugma'ya ve diğer antik merkezlere
harcadığımız para, zaman ve de gösterdiğimiz ilgi ile aldığımız
sonuçların ister istemez muhasebesini yaparsınız. Toz bulutu içinde
bir yandan önünüzü görmeye çalışırken, Albay Reşat Beyin bu ülkenin
kurtuluşu uğrunda canıyla gösterdiği duyarlılığı takdirle
hatırlarsınız; Çiğiltepe'de çadırında telsizin yanıbaşındaki masada
şakağından kanlar sızan hayali gelir gözlerinizin önüne. Sonra, O'na
ve O'nunla birlikte bizler için, gelecek nesiller için can veren
gencecik şehitlerimizi düşünürsünüz geride toz bulutu içinde
göremediğiniz şehitlikte kalan. Lanet edersiniz, bırakın
hatırlamayı, Onlara bir yolu bile çok gören gelmiş geçmiş ilgili
yöneticilere!..
Otomobilinizin amortisörü kırıldığında ya da lastiğiniz patladığında
anlarsınız ki, Büyük Atatürk'ten sonra Türk Ulusu kendini yönetme
iradesini kaybetmiş; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi
kaybettirilmiş!.. Türkiye'yi Türk olmayan ya da Türklük bilincinden
yoksun, etnik ve dinsel özürlü, son dönem Osmanlı mantığına sahip
politikacılar yönetmekte!.. Irkçılığın insanlık suçu olması gereken
yeni bir binyılda, en az kendilerini yöneten Batılı devletlerin
ırkçıları ölçüsünde Türkiye'ye ve Türk Ulusuna düşman, Türk
vatandaşı etnik ırkçıların varlığını hissedersiniz, bunca ihmal
edilmişliğin arkasında. Türkiye'yi yönetmeye talip FP'de, MHP'de,
DSP'de, CHP'de, DYP'de, ANAP'da ve hiç ayırımsız diğerlerinde ve de
en önemli makamlarda, basının köşebaşlarında Vahdettinlerin, Ali
Kemallerin, Damat Feritlerin, Dürrizade Abdullahların, Kambur
İzzetlerin, Mustafa Paşaların, Suphi Paşaların yaşamakta olan
ruhlarını hissedersiniz. Anlarsınız ki etnik bellek kaybolmamıştır.
Onlar, bu ülkede sadece Türkler yok diye, neredeyse Türküm demeyi
yasaklayarak "Türkiye halkları", "Türkiye müslümanları" gibi yapay
etnik kimlik yapıştırmaya kalkışırlar bizlere. Ve hiç kimse de çıkıp
söylemez ki, Türk Ulusuna karşı bu yapılanlar, manevi bir
soykırımdır, etnik ırkçılık suçudur diye.
Yarım saatlik bu zorlu yolculukta, hızla düşünecek çok zamanınız
vardır. Sorarsınız kendi kendinize, Atatürk'ün, Reşat Bey gibi
şehitlerimizin manevi mirasçıları, gerçek Türkler nerede?
Osmanlı'dan hiç ders ve ibret almadan, neden bunca hakarete,
aşağılanmaya, sömürülmeye ve zillete karşı ses çıkarmamaktadırlar?
Oysa biliriz ki, Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı'nda, Türk
Silahlı Kuvvetleri içinde yaşamakta. Türkleri, vergisini kuruşuna
kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış
etmeksizin Güneydoğu'da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet
içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü
kaybetmiş gaziler arasında; Türk Bayrağına sarılı tabutlar içinde
baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet
dairelerinde sefalete mahkûm bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda
bırakılan emekçiler arasında; Türkiye'yi yurt içinde ve yurtdışında
yücelten bilim adamları, sporcular arasında; Türkiye Devleti'nin
ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan Cumhuriyet aydınları
arasında; kısaca yönetenler, sömürenler değil de, yönetilenler,
sömürülenler arasında görebilirsiniz...
Yolun sonunda, geride kalan, belki de kimbilir ne zaman bir kere
daha ziyaret edeceğiniz bu Şehitliği hatırlamaya çalışırken, ister
istemez birileri gözlerinizin önünden adeta resmi geçit yapar: Şevki
Yılmaz, Cüneyt Ülsever, Hasan Mezarcı, Gülay Göktürk, Necmeddin
Erbakan, Süleyman Demirel ve de aile fotoğrafındakiler, Fethullah
Gülen ve hâmisi Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan, Etyen Mahçupyan,
Taner Akçam, Halil Berktay, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler,
Mesut Yılmaz, Halil Bezmen, Nazlı Ilıcak, Haşim Kılıç, Mehmet Eymür
ve Yeşil, Abdullah Çatlı, Doğu Ergil, Fehmi Koru, Yılmaz
Karakoyunlu, Oya Akgönenç, Merve Kavakçı, Abdurrahman Dilipak, Taha
Akyol, Mehmet Ali Ağca, İhsan Doğramacı, Akın Birdal, Mehmet Barlas,
Erkan Mumcu, Ali Kalkancı, Sami Selçuk, Müslüm Gündüz, Hüsamettin
Özkan, Saidi Nursi, Tansu Çiller, Hüseyin Velioğlu ve daha
onbinlerce Türk vatandaşı... Kendinizi tutarsınız, çünkü o
toprakların her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmıştır...
Asfalta, Ankara'ya doğru çıktığınızda anlarsınız ki, yol daha yeni
başlamaktadır... Her türlü etnik ırkçılığa, sahte demokratlığa,
sömürüye ve gericiliğe karşı Türk olmanın, Cumhuriyet aydını olmanın
inanç ve gururu ile... Türk Ulusu'nun layık olanlarca yönetilmesi,
yönetimi ele alması kararlılığı ile...
DİPNOTLAR:
1-Aziz naaşı Sandıklı'da defnedilmiş olan Albay Reşat Bey, askeri
yaşamında üstün cesaret ve sevk yeteneğiyle çok sayıda madalya
(mecidi nişanları, gümüş muharebe, liyakat, tahlisiye, Alman ve
Avusturya-Macaristan savaş madalyaları) sahibi olmuştur. Şehadetinin
sonrasında T.B.M.M. kendisi adına ailesine İstiklal Madalyası takdim
etmiştir. Ailesi, soyadı kanununu müteakip "Çiğiltepe" soyadını
almıştır. Bu mütevazı ama sinirsiz onurlu kahramanın, kendisi gibi
mütevazi ve onurlu ailesinin nerede olduğu bilinmemektedir. Oysa ki,
Türk Ulusu, bu şehidin geride bıraktıklarına şükran ve saygı
duygularını bir şekilde ifade etmek zorundadır.
2-Çiğiltepe'de 15 dakika gecikme ile kazanılan zaferi ve Türk
askerinin inancını, o tarihi anı yaşayarak yaşatan Cenab Ozankan
şöyle ifade etmektedir:
ÇİĞİL TEPE
İnatla dayandı düşman
Yerden bitercesine çoğala, çoğala,
Mermiyle vur,
Dipçikle vur,
Tükenmez gâvur oğlu gâvur.
N'edersin alamadık Çiğiltepe'yi,
Şehit verdik Yiğit Reşat Beyi,
Tövbe ettik yaşamaya...
Daha gidecek can varmış helâlinden,
Kader bu ya...
Gün ışığında karardı benzimiz
Vıcık vıcık gömleğimiz
Kan akar her damardan.
Sonunda
Söktük hepsini topraktan
Yalın ellerimizle,
Göz yaşımızda parladı Çiğiltepe,
Bir nur...
İnanmıştık: Şehitler ile
Mustafa Kemal Paşa
Bizi korur...
3-Avrupa Basınında yer alan ve Güneydoğu bölgesinden
açıkça "Kürdistan" olarak bahsedilen haberlerin temel kaynağı,
maalesef sadece HADEP'li yerel politikacılar ya da yerel yöneticiler
değil. Tıpkı İstanbul Barosu Başkanı ve yönetimi örneği gibi, farklı
partilere mensup yerel yöneticiler de bu tür açıklamalarla yakından
ilgili. İşte, hem de Türk Basınında yayınlanmış bir haber ve Türk
Devletinin vurdumduymazlığı, ilgili kişiyi hala görevde tutan
sorumluların sorumsuzluğu: "ILISU BARAJINI İSTEMEYEN BELEDİYE
BAŞKANINA SANSÜR: İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Ann Clwyd ile
İçişleri eski Bakanı Peter Loyd'un Hasankeyf Belediyesi'ni
ziyaretinde ilginç bir olay yaşandı. İngiliz milletvekilleri,
yapılacak olan Ilısu Barajı hakkında görüşmek için DYP'li Hasankeyf
Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen'i makamında ziyaret etti. Barajın
yapılmasına Hasankeyf antik kentini sular altına bırakacağı
gerekçesiyle karşı çıkan Kusen, düşüncelerini İngiliz
milletvekillerine anlatamadı. Çünkü görüşmeye davetli olmadıkları
halde ilçe kaymakamı Ahmet Erdoğdu ile ilçe jandarma komutanı da
girdi. Belediye Başkanı Kusen bu görüşmede İngiliz
milletvekillerinin soruları karşısında sadece yüzeysel bilgiler
verdi. İngiliz milletvekilleri görüşme sonunda, belediye başkanının
konuya hâkim olmadığını ve kendilerine yeterli bilgi veremediğini
söylediler. Ancak, heyet Hasankeyf'den ayrılıp, Batman'a döndüğünde,
Belediye Başkanı Kusen heyeti telefonla arayarak,
kendisinin "Kaymakam ve jandarma komutanının yanında düşüncelerini
açıklayamadığını" belirterek, barajın yapımına belediye başkanı
olarak karşı olduğunu, yöre halkının da bu işi istemediğini belirtti
(Hürriyet, 16.7.2000)".
4-Alman jeolog, jeomorfolog ve jeofizikçilerinin ve de
istihbaratçılarının arkeolog kimliğinde Osmanlı İmparatorluğu'na ilk
geliş tarihi 1889'dur. Bu tarihte İstanbul'a gelen ve daha sonra
1898'de ikinci kez İstanbul'un yanısıra Hayfa, Kudüs, Şam ve
Beyrut'u da ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm'in maiyetinde
gelen sahte arkeologların faaliyetleri, II. Abdülhamit'in İstihbarat
Servisi tarafından da saptanmış; ancak ikili ilişkilerin
zedelenmemesi açısından herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır. Daha
sonra, ajan arkeologlar, Alman Doğu (Orient) Enstitülerinin yanısıra
son dönemde de İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü kadrolarında
faaliyet göstermeye başlamışlardır. Almanlardan daha çok etkin olan
İngiliz ajan arkeologlarının şüphesiz en ünlüsü, T. Edward
Lawrence'dir. Lawrence'in Araplarla dikkat çekmeden ilişki
kurmasında, arapçasını ilerletmesinde ve bölgeyi tanımasında
arkeolog kimliğinin rolü büyük olmuştur. Bugüne kadar Türk
topraklarında faaliyet gösteren binlerce ajan arkeolog arasında,
özellikle Michael Buch, D. Hogarth, Delbrueck Herzfeld, Gertrude
Bell, Manfred Korfmann ve F. Hans Günther başı çekmektedir.
Maalesef, bu ajan arkeologların bir teki hakkında bile ne Osmanlı
döneminde ve ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde tutuklama,
soruşturma ya da sınırdışı işlemi yapılmamıştır. Bu dokunulmazlık,
ancak, her iki dönemde de devlete egemen etki ajanlarının gücü ile
açıklanabilir.
5-Türkiye'nin değişmez bir arkeoloji politikası oluşturulurken,
öncelikle ve acilen alınması gerekli önlemler de hayata
geçirilmelidir. İşte birkaç öneri: A) Emniyet Genel Müdürlüğü,
Jandarma ve MİT bünyesinde birbirleriyle koordineli
çalışan "Arkeoloji Şubesi" ihdas edilmelidir. Bu şubeye, mutlaka
arkeoloji, antropoloji ve sosyal antropoloji dallarından mezun,
yabancı dil bilen uzmanlar istihdam edilmelidir. Arkeoloji
Polisi'nin yeralmadığı hiçbir kazıya izin verilmemelidir. Arkeoloji
Polisi istemeyen yabancı kazı gruplarına önceden verilmiş izinleri
behemahal iptal edilmelidir. Silah taşıma ve kullanma yetkisi olan
Arkeoloji Polislerinin sayısı, kazı alanının yer ve büyüklüğünün
yanısıra, bölgedeki terör riski ve yerli işbirlikçilerin
yaratabileceği tehdit potansiyeli de dikkate alınarak
belirlenmelidir. Ajan arkeologların saptanmasından, buluntuların
kazı alanı dışına izinsiz çıkarılmasının önlenmesi, hatta kazı
makinaları, inşaat kepçeleri kullanarak buluntulara zarar veren
yerli-yabancı arkeologların en Dünyanın en sapık faşist söylemcileri
arasında yer alan Alman ırkbilimcileri, üstün ve saf Alman ırkının,
tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler. Onlara göre,
dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük
atalarının (!) varlığı, Anadolu'nun bir Alman vatanı olduğunu
ispatlamaktadır. Bu sapık söyleme -ki teori bile denemez- göre,
Hititler de Aryenlerden gelmektedir. "Aryen Nesi"ler
Ankara'nın, "Aryen Pala"lar Çorum-Afyon arasının, "Aryen Selukid"ler
de Zeugma'nın asıl sahipleridir. İşin ilginç tarafı, Kürtler ve
Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia
eden Prof.Dr. Jörg Wagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar
(!), kendilerinin daha farklı olarak Aryenlerin en saf ve asil
boyundan geldiklerine inanmaktadırlar. Böylece, Türkiye'deki "47
ayrı etnik halk"ın mevcudiyetini ispatlama gayreti içine giren
Almanya, PKK'ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile
sağlama almaktadır. Ne var ki, küçük mü küçük bir ayrıntı,
dikkatlerden kaçmaktadır: Teoriye göre, Aryen ırkı, uzun kafalı,
uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir. Simsiyah
saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler
arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç
uymamaktadır. Bu tuhaf Alman söylemcilerine göre, Osmanlı
Devleti'nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi
gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi,
babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip
Türklerdir. Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann,
bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkeologları bile
çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır. Ona göre, Truva
uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü
Troya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu,
Avrupa'nın ayrılık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki
işgalci (!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır).
Bu iddialar sonucu, Alman nazilerinin gözünde, Türkiye "arka bahçe"
olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir "zimmer"i olmuştur...
6-Engellenmesi, Polis Arkeologların asli görevleri arasında
yeralmalıdır. Kazı izinlerinin verilmesinde, yurda girişi
yasaklanacak arkeologların saptanmasında, istihbarat kuruluşlarının
Arkeoloji Şubeleri'nin onayı mutlaka aranmalıdır. B) İstanbul'daki
Fransız İstihbarat Örgütü DGSE ile bağlantılı faaliyet sürdüren
Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Dış İbtihbarat
Örgütü BND ile bağlantılı faaliyet sürdüren merkezi
Beyrut'taki "Morgenlaendische Gesellschaft'a bağlı Orient
Enstitüsünün İstanbul Şubesi öncelikle kapatılmalıdır. Fransa'da ya
da Almanya'da MEB'na bağlı ilkokullara bile izin vermeyen bu iki
devletin itirazları, "Mütekabiliyet (Karşılılık) İlkesi"
çerçevesinde bertaraf edilmelidir. Aynı şekilde, Alman Vakıflarının
tümünün Türkiye Temsilcilikleri başta Türk solunu ve şeriatçı
kesimini kontrol altında tutmakla yükümlü Konrad Adenauer Vakfı
olmak üzere acilen kapatılmalıdır. Keza, Türk Devletinin en gizli
olması gereken makamlarına ve hatta sosyal-dinsel-etnik istihbarat
sağlama çerçevesinde köylere kadar inen, Türk NGO'larını
yönlendirmeye çalışan Frederich Ebert Vakfı, yerel yönetimlerde
işbirlikçi sağlamayı amaçlayan Frederich Naumann Vakfı, etki ajanı
konumundaki Türk kuruluşlarını organize edip yönlendiren Heinrich
Böll Vakfı, siyasal kürtçülere lojistik destek sağlayan "Alman Bilim
ve Politika Vakfı", temsilciliği olmamasına rağmen Almanya
sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş
Robert Bosch Vakfı, Türkiye'deki her türlü etkinliklerine kesinlikle
izin verilmemesi (yasaklanması) gerekli olan Alman kuruluşlarının
içine dahil edilmelidir. Mutlaka ve mutlaka sınırdışı edilmesi ve
bir daha asla Türkiye'ye giriş yapmalarına izin verilmemesi gereken
Alman ajan arkeologları, gazetecileri, sözde vakıf uzmanları ve
temsilcileri ile misyonerleri arasına şu isimler dahil edilmelidir:
Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nün Müdürü Prof.Dr. Paul
Dumont ve Enstitü kadrosundaki tüm uzmanlar, başta Dr. Wulf
Schönbohm olmak üzere tüm Alman vakıf temsilci ve uzmanları, askeri
istihbarat uzmanı general Jörg Schönbohm, Türkiye karşıtı tüm
araştırmaların finansmanını sağlayan -ki bu kapsamda CNN muhabiri
Kemal Can, Samanyolu TV'den Etyen Mahçupyan, Birikim Dergisi Tanıl
Bora, Tansu Çiller'in eski danışmanı Şükrü Karaca, gibi kişilere
telif adı altında teşvik bedelleri ödendiği bilinmektedir- ve Alman
arkeologlarının Türkiye'deki tüm koordinasyonunu gerçekleştiren
Orient Enstitüsü İstanbul Şubesi Müdürü Dr. Günter Seufert,
yardımcısı Christopher Kubaseck, Alman Denizaşırı Enstitüsü içinde
faaliyet gösteren Alman Doğu Enstitüsü'nün Başkanı Udo Steinbach,
Alevi ve Kürt uzmanı Heidi Wedel, gazeteci Horst Bacia, Rainer
Hermann, Prof.Dr. Jörg Wagner, Prof.Dr. Manfred Korfmann ve daha
yüzlerce Türk düşmanı- ırkçı Alman BND ajanı... Hiç şüphesiz
bunların sınırdışı edilip bir daha ülkeye sokulmaması, Türkiye'ye
olumsuz müdahale sürecini durdurmaz, sadece geciktirir. Bu itibarla,
Alman istihbaratçıların ve ajan arkeologların geçici olarak gözden
kayboldukları Alanya'daki yüzlerce BND "safe-house"unun saptanması
ve bağlantılı Alman görevlilerinin de deşifre edilmesi gerekir
(halen önemli bir kısmı Alanya'da olmak üzere Akdeniz ve Ege
kıyılarında 100.000'e yakın Alman vatandaşı sürekli ikamet
etmektedir). C) İtalyan arkeologlarının koordinasyonunu
üstlenen "Centro di Conservazione Archaeological" grubu ile ABD'li
arkeologları temsil eden "Oxford Archaeological Unit" ve de İngiliz
arkeologları temsil eden doğrudan MI6, görüntü olarak da "British
Council" ile bağlantılı grupların Zeugma, Hasankeyf başta olmak
üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki, Karadeniz ve hatta Orta
Anadolu'daki kazı izinleri tümüyle iptal edilmelidir. Kazı
izinlerinin sadece etnik ve mezhepsel açıdan risk taşımayan
bölgelere kaydırılması şarttır. Burada da, Türkçenin yanısıra,
kürtçe, lazca, gürcüce gibi yerel dilleri bildiği anlaşılan ve de
halkla sıkı ilişkiler içine giren yabancı arkeologların çalışma
izinlerinin derhal iptali ile sınırdışı edilmeleri cihetine
gidilmelidir. D) BND'nin arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen
Üniversitesi ile Türk Üniversitelerinin Arkeoloji Bölümleri arasında
mevcut her türlü ilişki kesinlikle sonlandırılmalıdır. E) Zeugma,
Hasankeyf, Fırtına Vadisi, Kargamış, Munzur gibi hedef bölgelere
giden ajan arkeologlar, gerek mülki yöneticileri ve gerekse kolluk
kuvvetleri tarafından derhal tecrit edilerek gereği yapılmalı;
tarifeli uçak listelerinin yanısıra, bölgeye sefer yapan ve
yabancılar tarafından kiralanan uçak ve helikopterlerin bildirimleri
de günlük kontrolden geçirilmelidir. Diyarbakır, Batman, Gaziantep,
Trabzon gibi şehirlerimizdeki otel kayıtları da sürekli kontrol
altında tutulmalıdır. Tüm bu önlemler, yasakçı bir devletin
yaptırımları olarak değil; özgür ve bağımsız kalmak isteyen,
parçalanmak istemeyen bir ulus-devletin kendini savunma mekanizması
içinde ve kontr-espiyonaj faaliyetleri kapsamında
değerlendirilmelidir. Ölçüt, isteyen Türk arkeologlarının
Almanya'da, ABD'nde, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da kazı yapmak
istemeleri durumunda önlerine çıkarılacak yasaklar, sınırlamalar ve
formalitelerdir. Türkiye, her önüne gelen servis ajanının dilediği
yerde, dilediği ekip ve ekipmanla kontrolsüz kazı yapacağı, arada
ajitasyon ve espiyonaj faaliyeti yürüteceği bir "yol geçen hanı"
konumunda olmamalıdır. Gerçek bilim adamı olan yabancı arkeologlar,
hiç şüphesiz bu kapsam dışındadırlar ve de saygıya lâyıktırlar.
Önerdiklerimiz, bu bağlamda demokratik ülkelerde yürürlükteki
prosedüre uygundur ve hatta eksiktir...
Bu haber 1239 defa okunmuştur.