MevzuVatan.Com
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE VATAN-TV İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Manşet haberler

Google

TSK'YA KARŞI ASİMETRİK SAVAŞIN BELGELERİ-1.BÖLÜM

TSK'YA KARŞI ASİMETRİK SAVAŞIN BELGELERİ-1.BÖLÜM

Tarih 27 Temmuz 2011, 03:04 Editör EDİTÖR

12 Eylül darbesi ve anayasası; Amerika nın kendi ulusal çıkarlarının stratejisi olan Yeşil Kuşak Programı kapsamında Türk Ordusunu ve anayasasını yeniden dizayn etme girişimiydi. Bunun ekonomideki karşılığı 24 Ocak kararlarıydı.

Zira, her ekonomik program, ulusal ordunun koruduğu sermaye programının kendisidir. Bu anlamda; 12 Eylül herkesten önce TSK ya ve Türk sermayesinin yeni yapılanması için yapılmıştı. Şu anda da yapılan TSK yı ikinci kez; Amerikan çıkarları doğrultusunda bir daha dizayn etmek. Aradaki fark bu sefer bunu kabul eden bir Ordu yok, fakat uygulamak isteyen bir Hükümet var.

TSK 1998 yılında bir ulusal savunma konsepti hazırladı. Bu konsept kapsamında; TSK’nın, savunma sanayisinin ve Türk sermayesinin ulusal çıkarlar doğrultusunda ve Amerikan periferisinin dışında yeni şekillenmesini vizyon olarak belirledi. Türk Ordusu’nun ‘darbeci’ye çıkması işte bu aşamadan sonra başladı. ABD Ordusu ilk kapsamlı TSK Raporunu 2000 yılında hazırladı. Bu raporun ardından; Ecevit düşürüldü ve Erdoğan-Gül ikilisi iktidara adım adım getirilirken; Jamestown Enstitüsü merkezli olarak; şu anda TARAF ta yazan yazarlar orduya karşı örgütlendirildi. Jamestown Amerika’nın totaliter rejimleri yıkmak için karşı-istihbarat örgütüdür. Bu merkez;Sovyetler Birliği ve Romanya’nın yıkılmasında başrolü oynamıştı. Bu sefer TSK’ya ve Türkiye’ye karşı harekete geçirildi. Aşağıda okuyacağınız belgeler; bu operasyonun ana başlıklarını sunuyor.

1nci Bölüm:

TÜRKİYE’DE ORDUNUN DARBE YAPACAĞINI ABD GENELKURMAYI SÖYLEDİ

ABD DIŞİŞLERİ TÜRKİYE RAPORU: İSLAMCILARIN LAİK ELİTE KARŞI ZAFERİ

Amerika geçtiğimiz hafta Türkiye’ye karşı birden alarma geçti. Gündeme ilk olarak düşen ; 13 Ağustos günü, Dışişleri Bakanlığı'nda Bakan Hillary Clinton'ın da katıldığı üst düzey bir toplantı oldu. Türkiye politikasının gözden geçirildiği ve iki saat süren toplantının gündemine ilişkin dışarıya bilgi verilmese de;bu toplantıdan bir gün sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Genel Denetim Bürosu, Türkiye'deki ABD diplomatik misyonu hakkında 110 sayfalık bir rapor yayımladı. Raporda diplomatlardan Türkiye'nin Doğu'ya kayıp kaymadığı, kayıyorsa bunun ne boyutta olduğu sorusuna yanıt aramalarının istendiği de sorularak şu satırlara yer verildi

"Uzun süre egemen olan laik elite karşı, İslami kuruluşlar tarafından başarılı bir şekilde meydan okundu. Bu meydan okumanın demokratikleştirici bir etkisi olsa da Türkiye demokratik yönetimin doğasını tam olarak tanımlayabilmiş değil. Yaşanan bu değişimlerin büyükelçiliğin yaklaşımları üzerinde de etkisi var. Türkiye'deki misyonun daha geniş, daha derin ve daha uzağa ulaşarak Türkleri bilgilendirmesi ve etkilemesi gerekmektedir"

Bu raporun ardından; Financial Times gazetesi ‘Obama’dan Türkiye’ye Silah Ültimatomu’ başlığıyla verdiği haberinde ABD Başkanı Obama’nın Erdoğan’ı arayarak ‘Eğer Ankara İsrail ve İran konusundaki tavrını değiştirmezse almak istediği ABD silahları tehilikeye girer.’ Uyarısını yaptığını açıkladı. Pazartesi günü akşam saatlerinde ise Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, FT’ın haberi yalanlandı.

Amerika bu satırların yazıldığı tarihte halen daha Türkiye’ye büyükelçi atamasını gerçekleştirmedi. Clinton’un dışişleri raporunda egemen olan laik elite karşı, İslami kuruluşlar tarafından başarılı bir şekilde meydan okunduğu, demokratikleşme olarak Amerika’dan onay görürken; Amerika’nın Türkiye için birdenbire paniğe girmesine neden olan neydi? Belli ki, Amerika açısından birşeyler yolunda gitmiyor Türkiye’de. Yolunda gitmeyen şeylerin ön okumasını şöyle yapabiliriz: ABD orduda istediği dizaynı YAŞ’ta yapamadı. Referandum sonuçlarına ilişkin veriler ABD’yi kaygılandırmaya başladı. Erdoğan gittikçe hırçınlaşıyor. ABD’nin İran Operasyonu Türkiye yüzünden bekliyor. Ergenekon opersayonu her an terse dönebilir. Amerika kendisini bir rövanşın eşiğinde hissediyor. Eksen kayması diye dile getirdikleri aslında Türkiye’de iktidarın değişmesiyle Türk siyasetinin ve ordunun başka bir yönelime gireceği korkusu. Neden bunları söylüyoruz? Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ; TSK’ya karşı sürdürülen operasyonlar için ilk önce “Sözün bittiği yerdeyiz.” dedi. Ardından TSK’nın bir asimetrik psikolojik savaş ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Bu opersayonun dış bağlantılarına ve iç aktörlerine dikkat çekti. “Gazeteciler” dedi. “Sivil Kuruluşlar” dedi. Türkiye’de bir Genlkurmay Başkanı, üzerinde üniformasıyla ilk defa bu kadar netlikle konuştu. ABD, Başbuğ’un konuşmasındaki göndermelerin nereye yapıldığını ve TSK İstihbaratının elindeki bilgilerin de ne olduğunu çok iyi biliyor. Burada yazdıklarımız; TSK’ya savaş açan dış merkezin ve içerideki aktörlerinin dosyasıdır. Yani Ergenekon Operasyonu’nun perde arkası:

TSK’YA OPERASYONUN MERKEZİNDE ABD VE NATO KOMUTA KADEMESİ VAR

Amerika ve NATO. TSK’ya savaş açan iki merkez budur. Amerika’nın Türkiye’ye karşı iki kaygısı var. Bu kaygılar 1996 yılından itibaren dile getiriliyor. Birincisi; Türk ekonomisinin Avrasya’ya yönelimi ve Rusya’nın Türkiye tarihinde ilk defa ticaret hacminde, Almanya’nın önüne geçerek birinciliğe oturması. ABD açısından Türk sermayesinin bağımsızlaşması ve Amerikan periferisinin dışına çıkması rahatsızlık yaratıyor. Türk sermayesinin Kuzey Irak’taki pastadan alınacak paya çekilmesi; ABD tarafından dile getiriliyor. AKP iktidarı bu yüzden Anadolu Kaplanları olarak tarif edilen yeni sermaye ile geleneksel Türk sermayesi’ne karşı; TÜSİAD,Koç, Aydın Doğan’a karşı örgütlendirildi. Yine bu yüzden Ergenekon Operasyonu’nun daha ilk adımlarında USİAD’a saldırıldı. Aydın Doğan hizaya çekildi. Koç’a ve TÜSİAD’a henüz dokunamadılar.

Amerika’nın ikinci rahatsızlığı ise; bağımsızlaşan ve millileşmeye başlayan Türk sermayesinin, TSK’nın Amerika’nın çıkarları dışına çıkmaya başlayan ve ulusal savunma politikaları, ulusal savunma sanayii geliştirmeye başlayan, bölge merkezli bir politikaya yönelmesi. Bu süreç 28 Şubat ile başladı. Ordu’nun Türkiye’nin çıkarları merkezli bir politikayı yürürlüğe koymasıyla beraber ilk olarak 9 Aralık 1999 tarihinde Virginia’da bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Graham Fuller, Paul Henze gibi CIA üst düzey yetkililerinin katıldığı ‘Türkiye’nin Geleceği’ konulu konferansın sonuç bölümünde şu idda yer alıyordu. “Türk Ordusu siyasal sistemin teminatı konumunu yitirecektir.” Bu kuşkusuz bir tespit değil niyetti. Nitekim bu toplantıdan 4 yıl sonra 2000 yılında; ABD Harp Akademisi’nin resmi yayın organı Parameters dergisinde “Yükselen Hegemon:Türk Stratejisi ile Askeri Modernizasyon Arasındaki Uçurum” başlıklı bir araştırma raporu yayınlandı. Raporun yazarı Michael Robert Hickok’tu. FBI ajanlarından olan Hickok aynı zamanda ABD Hava Kuvvetleri personeli ve Harp Akademisi’nin öğretim görevlisi. Doktorasını Osmanlı Ordusu üzerine yapmış, Türk ordusu üzerindeki en önemli uzmanlardan birisi. Bu rapora 2010 yılında baktığımızda; TSK’ya karşı operasyonun ve Ergenekon tuzağının stratejisini görebiliyoruz.

AMERİKAN SAVAŞ AKADEMİSİ’NİN TÜRK ORDUSU RAPORU: RUSYA DAHİL OLMAK ÜZERE BÖLGEDE KİMSE TÜRK ORDUSU İLE BAŞEDEMEZ!

Raporda; bir zamanlar sadece NATO tarafından durdurulabilen Sovyet maceracılığının ardından, Ankara’daki karar vericilerin, yeni imkanların avantajlarını kullanarak Türk çıkarlarını belirsiz bir geleceğe yönelik olarak korumaya yöneldikleri tespiti yapılarak şöyle deniliyor:

“Türkiye’nin kendi bölgesinde bağımsız bir güvenlik aktörü olarak yükselmesi hiçbir komşusu tarafından farkedilmedi.Ankara’nın Post-Kemalist dışişleri politikaları deneyimi,militer Türk modernizasyonunun herbir komşusundan ileri düzeyde gelişmesiyle beraber oluştu. Türk silahlı kuvvetleri soğuk savaş son dönemlerinde bir NATO üyesi olarak savunma sistemlerini geliştirme ve kara savaşı yapılananmasını üst düzeyde geliştirme şanşını buldu.(...) Yakın ve orta vadede Türkiye’nin hiçbir komşusu- ve belki yerel konvansiyonel anlamda Rusya bile- Türk ordusu ile başa çıkabilecek kapasiteye sahip değildir.”

Türk Ordusu’nun bu gücüyle; bölgede oluşturduğu “tehdit” ise şöyle tarif ediliyor:” Türk güvenlik politikasının tahmin edilemeyen büyümesi(...) bölgesinde dengesizlik yaratıyor.Orduyu yöneten Türk generaller personeli, Sovyet tehdidi dönemindeki NATO-Varşova Paktı çatışması temelinde şekillenmiş olan yapılanmayı zorluyor.Bu militer yetenek ve organizasyonal yapılanma önümüzdeki yüzyılda asimetrik riskleri belirsizliğe itiyor. Türkiye’nin kararlı ulusal güvenlik stratejisi ile kanıtlanmış askeri yetenekleri arasındaki uçurum; tüm bölgenin jeo-politiğinde yeniden bir şekillenmeyi zorluyor.”

Ekim 1999 yılında Almanya’nın Türkiye’ya satacağı tanklar üzerinde Alman kamuoyunda çıkan tartışmaları örnek veren yazar; “Türkiye’nin müttefik rolünün kaybolmakta olduğu” ve “Ankara’nın Amerika açısından daha az güvenilecek bir ortak haline geldiği” saptamasını yapıyor. Türk planlamacılarının Yugoslavya’nın dağılması ve Kuveyt’in Irak tarafından işgalinden sonra; değerlendirmelerini yaptıklarını ve Türkiye’yi ulusal bir savunma doktrinine doğru çektiklerini belirtirken, Türkiye’nin geleceğinin belirsiz olduğunu, Yunanistan, Kıbrıs, AB, Kürt politikası, demokratikleşme başlıklarında Amerika’nın sıkıntıları olduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin önümüzdeki yüzyıl için;ulusal güvenlik stratejisinin halen daha oluşum sürecinde olduğunu belirten rapor bu politikanın ana hatlarının ancak şimdi(2000 yılı) belirli olduğunu söyleyerek şu saptamaları yapıyor:

POLİTİK SINIFLAR İLE TSK ANLAŞMAK ÜZERE:ORDU NATO’DAN ÇIKMAYI KONUŞUYOR

“ Dominant politik sınıflar ile Türk Generalleri personeli arasında bir konsensus halen daha oluşma sürecindedir. Tahminler göstermektedir ki;Ankara geleneksel sözde izolasyonist Kemalist parametreleri dışına çıkarak ve kollektif bir güvenlik yaratarak Türkiye için bölgede dinamik bir rol oluşturacaktır. Bunun sonucu olarak, tahmin edilebileceği üzere; bölgede komşuları üzerinde büyük bir etkinliği oluşacaktır.”

Rapor bu tespitleri yaptıktan sonra, 1997 yılında ordunun 1985 yılından kalma güvenlik savunma konseptlerini gözden geçirdiğini ve sonuç olarak da yüzünü daima Batı’ya dönmüş olan Türkiye’nin ilk defa Avrasya’ya döndüğünü söyleyerek şöyle yazıyor:

“Askeri dökümanlar şimdi Türkiye’yi ‘Bir Avrasya Ülkesi’ olarak tanımlıyor Batı ve Doğu ile bağların kuvvetlendirilmesinden söz ediyor. Bu sapma Türk stratejik düşüncesinin yüzyıllardır süren ortodoksisini sildi süpürdü.(...) Üst düzey komutanlar arasında NATO’dan çıkılması konuşuluyor.”

ÇEVİK BİR SOĞUK SAVAŞÇILAR TARAFINDAN KULLANILDI; KIVRIKOĞLU NOKTAYI KOYDU.

Rapor bu yönelimin ilk adımında; Dışişleri Bakanı Onur Öymen ile Genelkurmay Başkanı Çevik Bir’in ortak girişimi ile İsrail ile birlikte bir askeri anlaşmanın yapılmasına dikkat çekiyor. Bu anlaşma içinde, Bir ve siyasilerin İsrail ile Türkiye’yi, “aynı stratejik tehditlere maruz kalan seküler ve demokratik iki ülke” olarak tanımlayarak bir askeri anlaşma gerçekleştirdiklerini; fakat çevik Bir’in saptadığı tehdit planlamasının tersine, soğuk savaş planlamacılarının bu anlaşmadan istifade ederek, Türk liderlerini Balkanlarda, Kafkaslarda ve ilave olarak Ortadoğu’da yaşanan çatışmalara çektiklerini ifade ediyor. Bu durumun Kıvrıkoğlu ile değiştiği belirtiliyor ve şöyle deniyor:

TÜRK ORDUSU’NDA DÖNÜM NOKTASI:KIVRIKOĞLU TÜRK STRATEJİSİNİ BELİRLEDİ

“1998 yılında Genelkurmay Başkanı olmadan önce, Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Türkiye’nin tehdit sıralamasını bölgesel ve etnik çatışmalar, kitle imha silahlarının yayılması, fanatik dincilik, uyuşturucu trafiği ve uluslararası terörizm olarak yapmıştı.Spesifik ülke isimleri vermekten kaçınarak(...) Ordu Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve Cumhuriyet rejimini tehdit eden dış ve iç tehditlere karşı ana güç olmalıdır. Hernekadar Türkiye’nin ulusal sınırlarının korunması konusundaki eski komutanların söylediklerini tekrarlasa da; Kıvrıkoğlu stratejik savunma misyonundan öte, gelebilecek tehditlere karşı ordunun başka bölgelerde hızla konuşlandırılması ve tehlikeleri geldiği yerde yok etmek görevinden söz ediyordu. Kıvrıkoğlu raporunu Türkiye’nin sınırları dışında orduyu mobilize edebilecek modernizasyon programı ile bitiriyordu. (...)Kıvrıkoğlu ile beraber Ankara, Ordu içinde Türkiye’ye yönelik tehditleri sınır ötesinde karşılayabilecek bir dizi operasyonel düzenlemeler yaptı. Türk Ordusu sadece yapabilme kabiliyetine sahip değil fakat aynı zamanda sınırları dışında operasyon yapmak istiyor.”

TORUMTAY KENAN EVREN’E KARŞI İSTİFA ETTİ

Körfez Savaşı’nın Türk politikasında bir dönüm noktası olduğunu belirten rapor; Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde Türk ordusu’nun Irak’a gönderilmesine karşı çıkan Torumtay’ın, aslında Özal’ın arkasında gölgesi duran Kenan Evren’e karşı istifa ettiğini, Evren’in Özal’ı desteklediğini ve Evren’in komutanlara pozisyonlarını değiştirmesi gerektiğini bildirdiği ve Torumtayın istifası ile Evren’e bir cevap verildiği saptaması da yer alıyor.

Rapor detaylı bilgilerle; Kıvrıkoğlu’nun başlattığı modernizasyon programı ile Türk kara kuvvetlerinin sınrıötesi opersayonlar yapabilecek duruma getirilmeye başlanıdğını ve ulusal elektronik savunma programları ile Türk savunmasının uydu destekli prgramlara geçişinin hazırlanmaya başladığını, OTOKAR ile TSK’nın yaptığı anlaşma ile de Türkiye’nin kendi tanklarını revize etmeye başladığını ve tank üretimine geçişin hazırlıklarına başlandığını belirtiyor. Raporun özellikle vurgu yaptığı bölüm ise; bu modernizasyon programı kapsamında deniz kuvvetlerinin tarihinde ilk defa Soğuk Savaş dönemindeki sahil korumadan açık deniz opersayonları yapabilecek bir kaapsiteye getirme çalışmalarının başlatıldığını açıklıyor.

Hava Kuvvetleri’nin kapasitesini arttırdığı ve Hava Kuvvetleri’nin Türk Hava sektörünü bir Avrupa konsorsiyumu ile büyük ulaşım uçaklarının üretimine girmesi için teşvik ettiği ve Türk Hava Kuvvetleri’nin hava tankerleri ve destekleme sistemleri ile F-16’ların komşu ülkelere uzun ve derin uçuşlar yapabilme kapasitesine erişmek üzere olduğu vurgulanıyor.

DARBE TAHLİLİ ABD GENELKURMAYI TARAFINDAN YAPILIYOR

Raporun sonuç bölümünde, Türk siyasetindeki bazı muhaliflerin bu savunma planına karşı; Türkiye’nin güvenliğini Bulgaristan gibi AB ile bütünleşerek gerçekleştirebileceğini, bazı politikacıların ise dünya politikasına ‘Neo Osmanlıcılıkla’ eklenebileceklerini savundukları, ve asker ile bu siyasetlerin karşı karşıya geldiği vurgulanıyor ve şu saptama yapılıyor.

“Askeri liderlik Türkiye halkına önümüzdeki yüzyıl için askeri modernizasyonun gerçekleşebilmesi için büyük fedakarlıklarda bulunmasını istiyor. Bu programlar maliyeti nedeniyle iç muhalefetteki huzursuzluk ile karşılaşacak ve bu savunma planlarına karşı çıkanlar da, devlet düşmanı ya da gerici olarak etiketlenecektir.(...) Ordu Türkiye halkına ulusal çıkarların korunması ve geleceğin garantisi konusunda; kendi vizyonuna güvenmesini ve Türk toplumundaki belli elementlere ya da seçtiği politikacılara güvenmemesini istiyor. Halkın güvenini almadan başlatılacak olan bu modernizasyon programı iç huzursuzluğa ve orta vadede bir askeri müdahaleye neden olacaktır.”

GÜÇLÜ ORDU GÜÇLÜ TÜRKİYE’Mİ, GÜÇLÜ TÜRKİYE GÜÇLÜ ORDU MU?

Son 3 yıldır, Türkiye’nin kafasında patlatılan darbe senaryolarının kaynağı görüldüğü gibi ABD Ordusu’nun bizzat kendisi. Türk Ordusu yüzünü Avrasya’ya dönerken ve NATO’dan çıkmayı tartışırken; Deniz Kuvvetleri’nin açık denizlere açılacak kapasiteye gelmesi, kara kuvvetlerinin sınır ötesi operasyonlar düzenleyebilecek seviyeye yükseltilmesi gibi amaçlar “Türk Ordusu aynen Amerikan ordusu gibi operasyonel bir orduya dönmek üzere.” Saptamasıyla tehdit olarak vurgulanıyor. Yani Türk Ordusu; ABD ordusunun dünya çapındaki operasyonlarına kafa tutmaya karar vermiş; bağımsızlığının garantisi için ordusunun modernizasyonunu ön plana koymuş. OTOKAR ve Türk Hava Sektörü örneklerinde görüldüğü gibi de, Türk sermayesini montaj endüstrisinden, ulusal üretime geçmeye teşvik etmeye başlamış ve ulusal elektronik sistemini oluşturmaya başlamış. Şimdi anlaşıldı mı? Ulusal elektronik savunma sistemi neden üç tane pırıl pırıl ASELSAN mühendisimiz “intihar” ederek tamamlanabildi? Kozmik odaya neden girildi? Deniz Kuvvetleri açık denizlere çıkacakmış. Ne haddine. Deniz Kuvvetleri üzerindeki büyük operasyon anlaşılabildi mi acaba? Neden bu dönemin bütün generalleri şimdi Nazım Hikmet’den şiirler okuyor? Acaba bu anlaşılabildi mi? ABD bu Nazım şifresini çözememenin rahatsızlığını yaşıyor. TSK’ya karşı asimetrik savaş böyle başladı. Güçlü Ordu değil. Güçlü Türkiye planı; AB kapısına bağlanmış ve ordusu NATO’nun emrinde bir Türkiye planı. Türk Ordusu’nu bu plan için dizayn etmek istiyorlar. Peki içerideki aktörler kimler?

bağımsızgündem

Bu haber 1120 defa okunmuştur.

Share |

TÜRK TARİHİ

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN – MİLLİ MÜCADELE- BAŞLATILMASI 19 MAYIS 1922

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN – MİLLİ MÜCADELE- BAŞLATILMASI 19 MAYIS 1922 1 AĞUSTOS 1914 ‘de başlayıp 11 Kasım 1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı; 26 devletin katıld...

19 MAYIS 1919 TÜRK MİLLETİ'NİN DOĞUM GÜNÜDÜR

19 MAYIS 1919 TÜRK MİLLETİ'NİN DOĞUM GÜNÜDÜR 19 MAYIS 1919 TÜRK MİLLETİ'NİN DOĞUM GÜNÜDÜR
CIA'NIN ÇETECİLERİ! (6) Cemaat Kelle Avında....22 Mayıs 2012

facebook ta Begen

Google

SEYİRCİ KALMAYIN; VATANINIZA SAHİP ÇIKIN
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

|Hack Haber |Tekturk |Turania |11kasim DERNEGİ |hakimiyet gazetesi |Yenile

Copyright © 2009 Mevzuvatan - Rüya Teknoloji Tarafindan Yapilmistir

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi