|
Manşet haberler
Google
|
Anasayfa » KOMPLOLAR
Soros'un eski Truva atı Mit Eski Müstaşarı !:Cevat Öneş....
11 Ekim 2011, 00:45 EDİTÖR
Soros'ça kullanılan Açık Toplum enstitüsü'nün yeni sözcüleri psikolojik harp ve açılım politikalarını kabul için;Bilgi Üniversitesi'ndeki ABD ajanı Vamik Volkan koordinatörlüğünde işbaşında!:MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'in PKK terörüne sona erdirecek önerileri gündeme soros bombaları olarak düştü...
41 yılını Milli İstihbarat Teşkilatı'nın en kritik noktalarında geçiren eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'le konuştuk. Öneş, özellikle Diyarbakır Bölge Başkanlığı yaptığı 1989-1991 yılları arasında Kürt sorunuyla çok yakından ilgilendi. Şimdilerde Tesev'ci Sönmez Köksal'ın MİT Müsteşarlığı'na gelmesinin ardından İstihbarat Başkanı oldu. 2000'de İstihbarattan Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı'na terfi etti. Emekliye ayrıldığı 2005'e kadar yaşanan süreçte Kürt sorunu odaklı temasların dış güçlerin NGO devrimlerinde de toplum algılama yöneticisi olarak görev almaya başladığı yer ise yine ABD kaynaklı Rand-Ned'ce fonlanan:Açık Toplum enstitü'südür...
Sayıklamaları:
"Mesele onur, gurur meselesi değil. Eğer çözüm istiyorsak, önce PKK silah bıraksın demek yanlış. İki taraf da birlikte önkoşulsuz silah bırakmalı!" Öneş, ses getirecek barış önerisinin gerekçesini ise şöyle açıkladı: "Hakkari'de küçücük çocuklar ellerinde taşlar tek bir yabancıyı şehre sokmuyor. Bu kuşağı kaybedersek, gelecek kuşak herhangi bir çözümü kabul etmeyecek. İşte o zaman Türkiye'nin de bir Filistin sorunu olacak. Çözümü, geriye dönüşü, barışı olmayan..." Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Vatan gazetesine verdiği ropörtajda terör sorununa ilişkin çarpıcı tespitlerde ve çözüm önerilerinde bulundu. Cevat Öneş'in önerilerini sizler için derledik: | ÖNEŞ'İN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ... | Birinci sorunumuz neydi? Güven artırıcı önlemlerdi. Şahsen ben Sayın Başbakan'ın yerinde olsam, ki onun etkili gücüne ben de inanıyorum, yüzde 50 gibi bir oy potansiyeline sahip, böylesine bir halk desteğini bugüne kadar hiçbir siyasi iktidar arkasına alamadı ve Başbakan'ın güçlü bir iradesi var, sevilen bir insan, bugüne kadar çok önemli değişimler yaptı... O halde ben olsam bir grup toplantısında her zaman yaptığım gibi Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratik dönüşümün işaretlerini verirdim... Ve Türkiye'nin demokratikleşme dönüşümünün yeni anayasanın inşasıyla birlikte, evrensel değerler çerçevesinde yapılacağını ve en önemli meselemiz olan Kürt meselesinin de bu evrensel değerler çerçevesinde ele alınacağını, artık silahların bıraktırılması sürecinin başlatılması gerektiğini ve çözüme PKK silahlı hareketinin de bu koşulları yaratmada yardımcı olması gerektiğini ve bunun için siyasi partilerle tek tek görüşeceğimi, azami müştereklerde bir ortak akılla bir genel çerçeve çizmeye çalışacağımı ifade ederdim.
YASAL DEĞİŞİKLİKLER
Ve arkasından siyasi partilerle görüşerek bu temel demokratik parametreleri ortaya koyardım. Onun arkasından da parlamentoda siyasi partilerin azamisinin desteğini alarak, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Seçim Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gibi sorunlu olan ve bugün tüm siyasi partilerimizin de üzerinde birleştikleri değiştirilmesi gereken kanunlar üzerinde çok süratli bir çalışma yaparak, seçim barajının düşürülmesi, tutuklu milletvekillerinin serbest kalması, hatta ifade hürriyeti çerçevesi içinde kalan hususları terör örgütü kapsamına sokan yanlış uygulamaları ortadan kaldırmak gibi kanun tekliflerini Meclis'e getirip bunların çıkarılmasını sağlardım... |
ÖCALAN'LA GÖRÜŞÜLDÜĞÜNÜ BİLMİYORDUM Türkiye kamuoyu Öcalan'la görüşmeleri bugün artık biliyor. O görüşmeler kitaplaştırıldı, medyada yer aldı. Bu konuda benim de çok beyanım oldu. Ama sanıyorum 2010 yılları başlarında yapılan Oslo görüşmeleri kimse tarafından bilinmiyor. Benim de bilmem mümkün değil, MİT'ten 2005 yılında emekli oldum. Bilsem de açıklama şansım yok ama bilmiyorum. GÖRÜŞMELERDEN MEMNUN OLDUM Sonuçta başarılı olup olmaması ayrı ama böylesine çok önemli bir sorunun çözümüyle ilgili bir çalışma olması gerekir. Özellikle silahların bıraktırılması meselesini muhataplarıyla görüşeceksiniz ki hangi koşullarda, nasıl bir sürecin çalışacağını ortaya çıkarabilesiniz. Kolay bir iş değil bu. 30 senedir dağda süren bir süreç var ve bu mesele sadece dağdaki militanlara bağlı da değil. Bu silahlı gücün etkilediği legal, yarı legal alanlar var, gerek Türkiye'de, gerekse Avrupa ve Ortadoğu'da bu silahlı örgüte bağlı birçok kuruluş var. Böylesine karmaşık bir yapının silahlarının bıraktırılması meselesi çok önemli ve bu da koşullara, o koşulların yaratılmasına ve sürece bağlı. O bakımdan bu görüşmelerin yapılmış olmasından memnuniyet duydum. PKK İLE DİYALOG ORTAMI GELİŞMİŞ Oslo'daki son buluşmanın içeriğine baktığım zaman şunu görüyorum; bir diyalog ortamı gelişmiş. Ama karşılıklı bir güven yaratma çalışması var. Ve anlaşılıyor ki devlet heyeti karşı tarafın neyi talep ettiğini doğru şekilde anlamaya çalışıyor ve bir de ateşkes meselesine önem veriyor, ki doğrusu da o... Burada bu görüşmeler neticesinde Öcalan tarafından üç protokol hazırladığını, ancak bu protokollere siyasi iktidardan henüz bir cevap gelmediğini öğreniyoruz. Murat Karayılan da, Ahmet Altan'a hitaben yazdığı ve Taraf'ta yayımlanan mektubunda bu protokollere cevap verilmemesi konusunu öncelikli bir mesele olarak kaydediyor... KARAYILAN NE DEMEK İSTEDİ? Karayılan, o mektupta "Bütün bu sürece bakıldığında AKP'den ve devletten yana bir çözüm zihniyeti sergilenmedi. Özerklik, anadil hakkı ve Önder Apo'nun serbest bırakılması gibi temel istekler bir yana bize yumuşak bir mesaj bile verilmedi" diyor ve şu noktaya geliyor: "Tarihin her döneminde, Kürt halkının devletler tarafından kandırılıp oyuna getirilmesi adeta bir kader haline gelmiştir. Öyle ki benim küçük yaşlarda köyün yaşlılarından duyduğum 'Devlet eşek de olsa, binme' sözü çok ilginçtir. Yine bizden önceki son Kürt direnişi olan Dersim direnişinin lideri Seyit Rıza'nın, 'Sizin hilelerinizle baş edemedim bu bana ders olsun, ben de sizin önünüzde diz çökmedim o da size dert olsun!' sözünü de hiç unutmayız" diyor. DEVLET İLE PKK ARASINDA GÜVEN SORUNU VAR Hâlâ karşılıklı bir güven sorunu var. Dikkat ederseniz, Karayılan gibi Kürt siyasi hareketinde PKK'nın en tepesindeki şahıs bugün meseleleri yorumlarken hâlâ Seyit Rıza dönemindeki halk deyimini kullanıyor. Bu bize Kürt halkındaki bu güvensizliğin boyutunu ve nereye dayandığını gösteriyor. O bakımdan daha önce de hep vurguladığım gibi içinde bulunduğumuz şartlarda güven yaratıcı önlemler çok önem kazanıyor. Tabii ki böylesine adımlar karşısında PKK'nın da devlete karşı güven yaratıcı adımlar atması öncelikli bir mesele. Tabii ki bu adımlar içinde ateşkesin sürekliliğe sahip şekilde yeniden başlatılması meselesi bizim öncelikli konularımız arasında. Bu yüzden de Oslo görüşmeleri çok önemli...

HASAN CEMAL 'TEK TARAFLI SİLAHSIZLANMA" DEDİ Bugün Türkiye siyasetinde hem siyasi iktidar tarafında hem de diğer siyasi partiler tarafında, 'PKK tarafından koşulsuz ateşkes şartları yaratılsın, silah bırakılsın, ondan sonra görüşmeler başlasın' gibi bir düşünce var. Bu talep edilebilir ama bu ülkenin objektif ve sübjektif şartlarının çok doğru değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca PKK gibi 30 senedir silahı elinde bulunduran bir örgütün içinde bulunduğu psikolojik şartların ve çok derin güvensizlik yapısının kırılması öyle basit ve kolay bir olay değil. O bakımdan Murat Karayılan'ın Ahmet Altan Bey'e yazdığı mektubun eleştirilebilecek birçok yönü var ama orada ben Karayılan'ın çözüm arayışını, barış isteğini gördüm, bu çok önemli ve beni çok mutlu etti. O mektubu ben Ahmet Altan Bey'e yazılan özel bir mektup olarak almıyorum. Türkiye'ye, Türkiye siyasetine, iktidara yazılmış bir mektup o... Ve o mektubu, bir silahlı hareketin kendimize yönelik eleştirel boyutları içinde değil de, bir barış iradesinin oluşması isteğini dikkate alarak okursak, tabii ki onların marjinal taleplerine de kenetlenmeden, böylesine bir barış ortamının oluşabileceğinin emarelerini verdiğini görürüz Karayılan'ın... PKK SİYASİ İKTİDARDAN EZBER BOZACAK ADIMLAR BEKLİYOR Örgüt devlete karşı güvensizliği sebebiyle silahı hâlâ bir güvence olarak görüyor. Karayılan, silahı bıraktıkları takdirde hiçbir adımın atılmayacağını ifade ediyor. "Çünkü bugüne kadar çok kandırıldık. Sadece Türkiye tarafından değil, bütün dış güçler tarafından" şeklinde bir genellemesi var Karayılan'ın. O bakımdan bu güvensizliği ortadan kaldıracak hareketi Türkiye siyasetinden, siyasi iktidarından bekliyor. Böylesine bir sürecin içinde, görüşmeler kesilmesine rağmen... Öte yandan Sayın Başbakan da zaten, "Öcalan'la ilgili görüşmeler ihtiyaç duyduğumuz zaman başlayabilir" derken bu sürecin başlayabileceğinin işaretini veriyor. BDP ile diyaloğun her zaman kurulabileceğini ifade ediyor. Ama ben Türkiye siyasetinin daha radikal, ezber bozucu adımlar atmasının çok faydalı olacağını düşünüyorum. HABUR KÜÇÜK BİR ADIMDI Habur bana göre daha küçük... Ben ezber bozmayı şöyle düşünüyorum; kendimizi Başbakan'ın yerine koyalım ve biraz gerçekler üzerinden rüya görelim. PKK'ya endeksli olmadan atılabilecek adımlar var bugün. Türkiye toplumu bu adımlara ihtiyaç duyuyor. AK PARTİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİ BEKLEMEMELİ Hiç beklemeden. Acil olan, Türkiye'nin demokratik taleplerine cevap verecek adımları atınca Türkiye iklimi çok değişir. Bunlar PKK'nın hiçbir talebiyle bağlantılı hususlar değil. Ama PKK'nın hak taleplerini etkileyen, ateşkese süratle geçilmesini sağlayan hususlar. BİRİ İLK ADIMI ATMALI Artık kim olursa... Ama "Önce PKK önkoşulsuz silah bıraksın" değil. Bu onurdan, gururdan, devlet şöyle adım atar, böyle atmaz gibi önyargılarımızdan kurtulup bir tek çocuğumuzun dahi ölmemesi için atılacak her adımı önce kim atarsa atsın. Ama siyasi iktidarın önceliği burada çok önemli. Çünkü güç onun elinde... Bence silahlar birlikte bırakılmalı. DEVLET SİLAH BIRAKIR MI? Devlet çok güçlü, PKK ile devleti mukayese edemezsin. Ama bir realiteyle de karşı karşıyayız, böylesine bir süreci artık yaşamak istemiyoruz. "Ben operasyon yapmayacağım, Kandil'e gitmeyeceğim" demek devleti asla küçültmez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gücüyle, imkanlarıyla zaten bir örgütü hiçbir zaman yan yana koyamazsınız. Ama o örgüt içindekilere de kazanılması gereken vatandaşım diyerek bakmamız gerekiyor.
Kaynak : http://www.internethaber.com/eski-mitcinin-onerileri-gundemi-sarsacak-376830h-p2.htm#ixzz1aPpTBY51
 Resimde kimler varmış???:Vamik Volkan,zevat pardon Cevat Öneş;Abdullah Gül,Tesev'ciler.... Pkk'nın yayın organı Özgür Gündem'e mülakat!Cevat Öneş: PKK siyasal bir hak hareketidir! İnci Hekimoğlu'nun sorularını yanıtlayan eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 'Çok canımızı acıtan sonuçlar ortaya çıkmıştır ama PKK siyasal bir harekettir ve hedefi; bir hak talebini ortaya çıkarmaktır' dedi PKK, hedefini ayrılmak olarak ortaya koymamıştır. O halde böylesine bir yapı içerisinde ve karşımıza fırsat olarak yeni anayasa meselesi çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Kürt-Türk birlikteliği temelinde oluşturulmuştu. 1920'nin uzlaşısı, Kürtlerin bu ülkenin 'azınlık unsuru' değil, 'asli unsuru' olduğu şeklindeydi. Öcalan'ın bu şartlarda bir protokol yaparak anlaştığı konusunu biraz iyimser buluyorum. Ama Öcalan'ın da dediği gibi görüşmeler nitelikli olmaktadır, gelişmektedir. Yeni anayasanın felsefesinin açıklanması ile Öcalan'la yapılan görüşmelerin de sürekliliğe sahip bir müzakere olacağını tahmin ediyorum. PKK siyasal bir hak hareketi Bir türlü 'olağan' koşullara dönemediğimiz Türkiye'nin, Büyük Millet Meclisi, 'Egemenliğin ait olduğu millet'in seçimine rağmen eksik vekillerle açıldı. Önünde anayasa, Kürt meselesinin demokratik-barışçı çözümü gibi sorunlar olan Meclis, günlerdir daha öncelikli bir demokrasi krizini aşmak için formül üretmeye çalışıyor. Kısa zamanda aşılacak gibi görünen krizin belki bir yararı da olacak ve yeni anayasayı beklemeye tahammülü olmayan öncelikli yasal düzenlemeler gündeme alınacak. Ancak Hatip Dicle'nin vekilliğinin AKP eliyle düşürülmesinin, yasalar bahane edilerek KCK tutuklusu milletvekillerinin cezaevinde tutulmasının, bu süreçte Başbakan'ın "Tükürdüklerini yalayacaklar" gibi sözlerinin, seçimler boyunca tutturduğu üslupla birlikte ele alındığında Kürtlerde oluşturduğu güven kırılması herhalde uzun süre onarılamayacak. Bu koşullarda anayasanın nasıl yapılacağını, Kürt meselesinin nasıl çözümleneceğini, AKP iktidarına ilişkin, liberal kanatta da artan güvensizliği ve kamuoyunda tartışılan Öcalan'la yapılan protokoller konusunu (biz bu röportajı yaparken henüz Öcalan ile görüşme gerçekleşmemişti) eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'le konuştuk. AKP seçimden müthiş bir destekle çıktı. Seçimden önceki çatışmacı sert üslubunu seçimlerden sonra da sürdürmekte. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Süreci doğru okumak gerekiyor. Türkiye'nin siyasal tarihindeki gelişmeyi doğru okumak ve kavramak meselesi önemli. Gündemdeki bütün tartışmaları o perspektif üzerinden yapabiliriz. Cumhuriyetin kuruluşu, yeni bir modern sistemin oluşumu içersinde özelikle 1946 ve 1950 seçimlerinde tek partili hayatın sona ermesi, demokratik bir sistemin başlaması bakımından çok önemli. 2002 seçimlerini ise vesayetin kırılma noktası olarak ele alıyorum. 12 Eylül 2010 referandum süreci, Türkiye'nin değişimci yapısını göstermesi bakımından önemliydi. 12 Haziran seçimleri ise hemen her temel konuda halkın, değişimci sese olumlu bir cevap verdiğini gösteriyor. AKP'nin aldığı yüzde 50 oy, muhafazakar kimliğin kendini AKP'nin siyasal hareketinde gördüğünü veya değişimi en çok o cephede gördüğü için desteklediğini gösterdi. BDP'nin oyunu yükseltmesi, bölge insanının sorunun çözümü için BDP'ye yeni bir irade verdiğini göstermektedir. CHP'deki oy oranında artış ise değişimden yana olanlara parlamentoda yeni bir görev verdiğini göstermiştir. Bu seçimler Türkiye tarihinde bir kavşak meselesidir. İşte bu kavşak meselesinden çıkış önemlidir. İktidarın, toplumun verdiği bu mesajı yeterince algılayamadığını düşünüyorsunuz? İkinci bir tespiti de yaparak bu sorunuza cevap vereyim. Siyasal partiler farklı derecelerde de olsa sürece yeterince cevap verememişlerdir. Sivil yönetimlerin de, vesayet iklimi içersinde gelinen noktada kendilerini ciddi bir şekilde özeleştiri süzgecine koymaları gerekiyor. 2002 seçimleriyle başlayan AKP dönemi, özellikle 1999 Avrupa aday üyeliğiyle başlayan 2005'e kadar devam eden dönemde, demokrasiye nitelik kazandırma mücadelesiyle meşruiyet kazandı. Buraya kadar ifade ettiğim nokta; Türkiye siyasal hareketlerindeki demokrasi kültürünün yetersizliği. AKP bu demokratik zihniyete sahip değil mi? AKP milli görüş geleneğinden geldi. Bir değişim geçirerek bu gömleği çıkardı. 2002 seçimleriyle iktidar oldu. Küresel konjonktür ve Türkiye'nin dinamikleri çerçevesinde, AB rüzgarından yararlandı ve kendi kimliğini bu süreç içersinde oluşturmaya başladı. Zaman içersinde kendisine muhafazakar- demokrat kimlik çerçevesinde ideolojik bir çerçeve çizdi. AKP bugüne kadar attığı olumlu adımlara rağmen 'demokratik zihniyet' konusunda yeterli performansı gösteremedi, o derinliği ülkenin gelişimi noktasına getiremedi. Diğer muhalefet partileri de böylesine zihniyet ve derinliğe sahip değildi. Ancak AKP'yi bir eleştiri süzgecine sokarken, vesayet sisteminin direnişini ve hâlâ da devam eden bu yapısal sorunu dikkate almak gerekir. BDP de, bu yeni sürecin niteliklerine uygun bir demokratik zihniyeti ve onu kurumsallaştıracak adımların atılmasına uygun durumları yaratmak zorunda. Ama asıl sorumluluk halkın oyunun yüzde 50'sini alan AKP'ye düşmektedir. AKP artık taktiksel adımları, kendi çıkarlarını öne çıkaran Türkiye'nin alışa geldiği iç politika mücadele tarzını bırakarak, toplumu kuşatıcı, hatta muhalefetin çıkmazlarını da demokrasiyle çözebilecek bir yapı içersinde olmalıdır. Kürt meselesinin çözümünde hep 'Türk kamuoyu' gerekçe gösterildi. Artık bu gerekçe kalmadı mı? Son referandum ve seçim sonuçları Türk kamuoyunun bu meseleyi anladığını gösterir. Tüm siyasi hareketlerin, milliyetçi söylemlerle, kavramlarla oy potansiyellerini arttırma gayretlerine rağmen Türkiye toplumu "bu meseleyi çözün diye size oy veriyorum" dedi. Ben öyle okuyorum. Bana göre, artık siyasi partilerin milliyetçi kavramlarla oy devşirme dönemi kapanmıştır. Yani Türk kamuoyunu bahane etmek gerekçe değil. BDP'nin de meseleye bölgesel yaklaşımı önplana çıkarmasının devri kapanmıştır. BDP de artık yalnızca kazandığı bölgelerle ya da belediyelerle ilgilenemez. Tüm Türkiye ile ilgilenecekler. Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi AKP'li Haluk İpek'in başvurusuyla oldu. Başbakan da YSK kararını onayladı. Bu krizin bu kadar büyümesini mi beklemiyorlardı yoksa aldıkları oya güvenerek, anayasa dahil her konuda tek başına hareket etmeyi mi denediler? Hatip Dicle ve KCK davasında tutuklu bulunan diğer milletvekilleri, CHP'den seçilmiş diğer vekillerle birlikte bütünlüklü olarak baktığımızda, onlar halk iradesiyle seçilmişlerdir. Bu durumda normal olan; gelişmiş demokratik sistemlerde olduğu gibi seçilenlerin parlamentoya girmesi gerekir. Siyasi iktidarın, hukuki eksiklikleri çok kısa sürede değiştiren bir irade beyanı ortaya koyarak, yemin etmeme gibi sonuçları sakıncalı olacak durumları yaratmaması gerekirdi. Çözüm dilinin ortaya çıkması gerekiyor. Bu konuda birinci derecede sorumluluk iktidara düşüyor. Meseleye Türkiye ve küresel ölçekte bakmak gerekiyor. Bu dinamiklerin etkilediği kitlede ortaya çıkan irade; değişimi, dönüşümü ve çözümü zorlamaktadır. Bu kaçınılmaz şekildedir ve bundan dönüş yok. Bu talebe cevap veremeyen siyasal iktidarlar da önümüzdeki dönemde zayıflayacak ve değişimi kendi içersinde yaşayacaklar. Ama 'çözüm' konusunda somut adım atmayan iktidar katlanarak desteğini artırdı... Sorunun çözümü çok nitelikli bir altyapı ve irade gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda böylesine derinlikli bir kültürel bir yapı ve politika üretimi henüz yok. Sorunları çözmekle yükümlü siyaset henüz bu dinamiklerle uyumlu değil. Seçimlerle ortaya çıkan süreç, bu dönemin öncekiler gibi yönetilemeyeceğini, farklı bir paradigmanın uygulanması gerektiğini ortaya çıkarıyor. Bu olmazsa dört yıl sonra bu destek kalmaz mı diyorsunuz ? Kesinlikle kalmaz. O bakımdan, AKP'nin seçimlerdeki milliyetçi söylemlerle değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü birinci derecede anayasayı vurguladı. Yeni bir anayasanın öncelikli mesele olması çok önemli, çünkü yeni anayasa diğer siyasi partiler ve diğer kesimlerle uzlaşılarak yapılabilecek bir konu. O bakımdan eksik söylemlere, yanlış bazı adımlara rağmen partiler arası ilişkilerin gelişebileceği ve olumlu adımların atılacağını umut ediyorum. Ancak burada BDP ile ilgili değerlendirmeleri de, iktidara paralel şekilde yapmak gerekiyor. BDP de bu süreçte ana muhalefet partisi değildir ama ana muhalefet partisi rolü derecesinde önemli bir yer işgal etti. Hatta yeni anayasanın inşasında ve siyasal, hukuki ve idari yapının değiştirilmesi ve kurumsallaşmasında BDP'nin yapıcı politikası öncelikle tayin edici olacaktır. Öcalan, devletle yapılan bir protokolden bahsediyor ve görüşmelerin önemli bir aşamaya geldiğini söylüyor. Öyleyse bu uzlaşmanın siyasete yansımasına kim engel oluyor? Öcalan'ın bu şartlarda bir protokol yaparak anlaştığı konusunu ben biraz iyimser buluyorum. Ama Öcalan'ın da ifade ettiği gibi görüşmeler nitelikli olmaktadır, kapsayıcı ve gelişme kaydetmektedir. Yeni anayasanın felsefesi ve temel ilkelerinin açıklanması ile birlikte Öcalan'la yapılan görüşmelerin de devamlılık kazanacağını ve sürekliliğe sahip bir müzakere şeklinde oluşacağını tahmin ediyorum. Niye bununla paralel gitmiyor iktidarın tavrı? Kürt meselesi Türkiye'nin iç politikasında ciddi bir şekilde kullanabilen, tüm siyasetleri çok etkileyen bir olay. Hatta iktidarın varlığını etkileyen bir olay. İktidarın kendi içerisinde gruplaşan milliyetçi yapının dahi bu mesele içersinde değerlendirilmesi gerekiyor. Başbakan'ın milliyetçi sloganlarla oy çoğunluğuna dayanan, anayasa değişikliği için ihtiyaç duyduğu milletvekili sayısını yükseltmeye dayanan taktiksel seçim performansını gördük. Bana göre bu yapılmasaydı daha demokratik adımlar atsaydı, AKP'ye daha fazla oy kazandırabilirdi. İktidarın adımları, Bakanlar Kurulu oluştuktan ve parlamento işlemeye başladıktan sonra doğru şekilde izlenebilir. Önümüzde 15 Temmuz var ve çok az vakit kaldı. Bu tarih 'simgesel' de olsa, bir 'fırsat'ın daha heba edilmemesi için nasıl bir perspektif gerekiyor? 15 Temmuz meselesinde 'pratik adım bekleme' tavrını doğru bulmuyorum. Meselelere dinamikler açısından baktığımız vakit, siyasi iktidar biliyor ki; artık PKK meselesi barışçıl bir şekilde dönüşüme uğramak zorundadır. PKK biliyor ki; artık silahla hak talep etme süreci sona ermiştir. Gerek Türkiye'nin iç dinamikleri açısından, gerekse bölgesel ve küresel dinamikler açısından da bu böyledir. Çok canımızı acıtan sonuçlar ortaya çıkmıştır ama PKK siyasal bir harekettir ve hedefi; bir hak talebini ortaya çıkarmaktır. Hedefini ayrılmak olarak ortaya koymamıştır. O halde böylesine bir yapı içersinde ve karşımıza fırsat olarak yeni anayasa meselesi çıkmıştır. Yeni anayasa demek, toplumsal uzlaşı demek. Türkiye Cumhuriyeti Kürt- Türk birlikteliği temelinde oluşturulmuştu. 1920'nin uzlaşısı; Kürtlerin bu ülkenin 'azınlık unsuru' değil, 'asli unsuru' olduğu şeklindeydi. Asli unsur olan ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran bir yapının, bir milletin bugün hedefi ne olabilir? Amacı sadece Türkiye'nin gerçekten eşit demokratik vatandaşlarının oluşturduğu, üreten mutlu olan bir yapı. Peki neden Başbakan sürekli kamuoyuna tersi bir mesaj veriyor? Bu nedenle Kürtlerle arasında ciddi bir güven krizi doğdu. Bu nasıl aşılacak? Bu noktaya Cengiz Çandar'ın son TESEV raporunda da değiniliyor. Kürt sorununun çözülmesi için çok nitelikli bir demokrasiye geçmek gerekiyor. Derinlikli bir demokrasi gerekiyor. Yani paradigmanın yüzde yüz değişmesi gerekiyor. Kürtlere, Alevilere, azınlıklara bakışta yılların tortuları var, ama bu tortular kitleler üzerinde değil, toplumsal değişim iradesine rağmen siyasette var. Zihinler henüz tortulu. O paradigma değişmiyor ve o paradigma içerisinde siyasal parti çıkarları veya siyasal hareketlere hakim olan grupların güçlerin çıkarları ön planda. Paradigmanın değişmesi demek, zihniyetin değişmesi demek. Bu noktada siyasi iktidar, siyasi partiler hazırlıklı değiller ama hayat zorluyor. Değişecek ve değişmek zorundalar. Bütün mesele bu, yani sürecin kısa veya uzun olması. Şimdi Başbakan'ın ustalık hükümetini göreceğiz. İktidar hangi adımları atmalı ki uzlaşma zemini doğsun? 'Ustalık hükümeti' de bana göre ilk olarak; mesela serbest kalamayan milletvekillerimizin sorununun çözüleceğine ilişkin adımlar atmalı. Mesela yeni anayasayı beklemeden, Terörle Mücadele Kanunu'nun değiştirilmesi gereken maddeleriyle ilgili, seçim kanununun değişmesi gereken maddelerinin değiştirilmesi, ceza muhakemeleri kanununun tutukluluk süreleriyle ilgili maddelerinin değişmesi, Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gerekir. Yakın zamana kadar AKP'ye destek vermiş aydınlardan bazıları, AKP'nin yeni anayasayı da kendi iktidarını tahkim etmek üzere oluşturmak isteyeceği, demokratik ilkelerden uzaklaştığı görüşünde. Siz bu yorumlara katılıyor musunuz ? Katılmıyorum. Bunların doğruluk payı var. Ama vesayet sisteminin çeşitli taktiksel yaklaşımlarla AKP'yi bitirme konusundaki ısrarı karşısında AKP kendisini savunmak durumunda kalıyor. Bir de açıkça ifade edelim; Türkiye'nin siyasal yapısında iktidar olan siyasetlerin hakim olma duygusu ve demokrasi kültürünün kurumsallaşmamasının yarattığı bir durum. AKP'nin tek hakim güç olabilmesine, küresel dengeler de, Türkiye'nin demokratikleşme dinamikleri de müsaade etmez. Bunun tam tersi bir yorum da var. Suriye başta olmak üzere Bölgesel gelişmeler nedeniyle, Ortadoğu'da kendisine biçilen rol ve bunun üzerinden açılmış krediye dayanarak AKP'ni Kürt meselesinde bu milliyetçi ve çatışmacı üslubu seçtiği yönünde... Bana göre bu doğru değil. Çünkü kendi iç sorunlarını çözemeyen bir siyasi iktidarın Türkiye'nin sınırları dışında hedefi olamaz. Yani, Kürt meselesini, Alevi meselesini ya da diğer demokratik sorunlarını çözemediği takdirde Türkiye'nin o vizyoner dış politikasının hiçbir anlamı kalmaz. Ortadoğu'da cereyan etmekte olan gelişmeler esasında Türkiye için de riskler yaratan bir meseledir. Bu risklere karşı Türkiye'nin rolünü oynayabilmesi için -tabii ki burada özellikle de ABD-Türkiye ilişkileri çok önplana çıkıyor- demokratikleşme standartlarını yükseltmesi, kendi sorunlarını çözmesi önemlidir. Yeni anayasa meselesinde AKP, CHP ve MHP 'ilk üç maddenin değişmezliğinde' anlaşır gibi görünüyorlar. Bu durum da değişir mi? Nasıl bir Türkiye istiyoruz? Tüm mesele bu. Hele ki BDP, PKK açısından bir bölünmeden bahsetmediğimize göre, ayrı bir Kürdistan'dan bahsedemediğimize göre, biz etnik meseleleri de aşan bir yeni Türkiye'den bahsediyoruz. 21. yy'ın değerleri çerçevesinde meseleye yaklaşımdan bahsediyoruz. Böylesine temsilin yüksek oranda oluştuğu yeni parlamento içerisinde, yeni anayasa da yapılabilir. Anayasanın ilk üç maddesi dahil değiştirilebilir. 'Değiştirilemez madde'yi kabul etmiyorum. Çünkü zaten bunlar da 1980 anayasasının ürünüdür. Türkiye ancak faşizme kaymada, bir diktatörlük yapısını oluşturmada veya otoriter, totaliter yapıların oluşturulması noktasında o maddelere karşı duyarlı olabilir ama demokratikleşmeye nitelik kazandırılmasıysa mesele, her şey değişebilir. Tek bayrak konusunda tartışma yok. Tek dil konusunda tartışma yok. Resmi dilin Türkçe olmasına itiraz yok. Ülke bütünlüğü konusunda tartışma yok. O halde tartışılan ne? Kürtçe'nin resmi eğitim dili olarak kullanılması meselesi. Kürtçe'nin resmi dil olarak kullanılması meselesini ciddi tartışmamız gerekiyor. Senelerdir yanlış eğitilen bir toplumla farklı saplantıların ortaya çıkarıldığı bir iklim var. Bu zamanla aşılacak bir olay ama anayasada yasaklayıcı hiçbir hüküm bulunmayacağının garantisi anayasayla ortaya konur. Bana göre BDP'nin de, sivil toplum örgütlerinin de bu konuda da hassas olmaları gerekir. Bir de 'demokratik özerklik' meselesi var. İçi doldurulmamış şekilde veya tartışıldığı gibi çoğulcu yapıyı reddeden, sanki PKK'nın gelip kontrol ettiği, tekli bir sistem gibi algılanan, Kürtlerin içinde bile tartışılmakta olan bir konuyu, tartışmalar sonuçlanmadan Türkiye kamuoyuna götürmek uygun değil. Esasında bu olay bir yerel yönetimler meselesi. Ama bu da süreç içerisinde gelişebilecek bir olay. Fransa'da, İspanya'da hala bu özerklik meselesi tartışılan, geliştirilen bir konu. Anayasayla yasaklanmamış, Türkiye demokratikleştikçe özerkliğini arttıran bir yapı ortaya çıkabilir. Ama bunun bir etnik yapıyla bağlantısı olmadığının da halka inandırıcı şekilde anlatılması gerekir. Bu konu da BDP'nin, PKK'nin hassas olması gerekir. Bir türlü 'olağan' koşullara dönemediğimiz Türkiye'nin, Büyük Millet Meclisi, 'Egemenliğin ait olduğu millet'in seçimine rağmen eksik vekillerle açıldı. Önünde anayasa, Kürt meselesinin demokratik-barışçı çözümü gibi sorunlar olan Meclis, günlerdir daha öncelikli bir demokrasi krizini aşmak için formül üretmeye çalışıyor. Kısa zamanda aşılacak gibi görünen krizin belki bir yararı da olacak ve yeni anayasayı beklemeye tahammülü olmayan öncelikli yasal düzenlemeler gündeme alınacak. Ancak Hatip Dicle'nin vekilliğinin AKP eliyle düşürülmesinin, yasalar bahane edilerek KCK tutuklusu milletvekillerinin cezaevinde tutulmasının, bu süreçte Başbakan'ın "Tükürdüklerini yalayacaklar" gibi sözlerinin, seçimler boyunca tutturduğu üslupla birlikte ele alındığında Kürtlerde oluşturduğu güven kırılması herhalde uzun süre onarılamayacak. Bu koşullarda anayasanın nasıl yapılacağını, Kürt meselesinin nasıl çözümleneceğini, AKP iktidarına ilişkin, liberal kanatta da artan güvensizliği ve kamuoyunda tartışılan Öcalan'la yapılan protokoller konusunu (biz bu röportajı yaparken henüz Öcalan ile görüşme gerçekleşmemişti) eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'le konuştuk. AKP seçimden müthiş bir destekle çıktı. Seçimden önceki çatışmacı sert üslubunu seçimlerden sonra da sürdürmekte. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Süreci doğru okumak gerekiyor. Türkiye'nin siyasal tarihindeki gelişmeyi doğru okumak ve kavramak meselesi önemli. Gündemdeki bütün tartışmaları o perspektif üzerinden yapabiliriz. Cumhuriyetin kuruluşu, yeni bir modern sistemin oluşumu içersinde özelikle 1946 ve 1950 seçimlerinde tek partili hayatın sona ermesi, demokratik bir sistemin başlaması bakımından çok önemli. 2002 seçimlerini ise vesayetin kırılma noktası olarak ele alıyorum. 12 Eylül 2010 referandum süreci, Türkiye'nin değişimci yapısını göstermesi bakımından önemliydi. 12 Haziran seçimleri ise hemen her temel konuda halkın, değişimci sese olumlu bir cevap verdiğini gösteriyor. AKP'nin aldığı yüzde 50 oy, muhafazakar kimliğin kendini AKP'nin siyasal hareketinde gördüğünü veya değişimi en çok o cephede gördüğü için desteklediğini gösterdi. BDP'nin oyunu yükseltmesi, bölge insanının sorunun çözümü için BDP'ye yeni bir irade verdiğini göstermektedir. CHP'deki oy oranında artış ise değişimden yana olanlara parlamentoda yeni bir görev verdiğini göstermiştir. Bu seçimler Türkiye tarihinde bir kavşak meselesidir. İşte bu kavşak meselesinden çıkış önemlidir. İktidarın, toplumun verdiği bu mesajı yeterince algılayamadığını düşünüyorsunuz? İkinci bir tespiti de yaparak bu sorunuza cevap vereyim. Siyasal partiler farklı derecelerde de olsa sürece yeterince cevap verememişlerdir. Sivil yönetimlerin de, vesayet iklimi içersinde gelinen noktada kendilerini ciddi bir şekilde özeleştiri süzgecine koymaları gerekiyor. 2002 seçimleriyle başlayan AKP dönemi, özellikle 1999 Avrupa aday üyeliğiyle başlayan 2005'e kadar devam eden dönemde, demokrasiye nitelik kazandırma mücadelesiyle meşruiyet kazandı. Buraya kadar ifade ettiğim nokta; Türkiye siyasal hareketlerindeki demokrasi kültürünün yetersizliği. AKP bu demokratik zihniyete sahip değil mi? AKP milli görüş geleneğinden geldi. Bir değişim geçirerek bu gömleği çıkardı. 2002 seçimleriyle iktidar oldu. Küresel konjonktür ve Türkiye'nin dinamikleri çerçevesinde, AB rüzgarından yararlandı ve kendi kimliğini bu süreç içersinde oluşturmaya başladı. Zaman içersinde kendisine muhafazakar- demokrat kimlik çerçevesinde ideolojik bir çerçeve çizdi. AKP bugüne kadar attığı olumlu adımlara rağmen 'demokratik zihniyet' konusunda yeterli performansı gösteremedi, o derinliği ülkenin gelişimi noktasına getiremedi. Diğer muhalefet partileri de böylesine zihniyet ve derinliğe sahip değildi. Ancak AKP'yi bir eleştiri süzgecine sokarken, vesayet sisteminin direnişini ve hâlâ da devam eden bu yapısal sorunu dikkate almak gerekir. BDP de, bu yeni sürecin niteliklerine uygun bir demokratik zihniyeti ve onu kurumsallaştıracak adımların atılmasına uygun durumları yaratmak zorunda. Ama asıl sorumluluk halkın oyunun yüzde 50'sini alan AKP'ye düşmektedir. AKP artık taktiksel adımları, kendi çıkarlarını öne çıkaran Türkiye'nin alışa geldiği iç politika mücadele tarzını bırakarak, toplumu kuşatıcı, hatta muhalefetin çıkmazlarını da demokrasiyle çözebilecek bir yapı içersinde olmalıdır. Kürt meselesinin çözümünde hep 'Türk kamuoyu' gerekçe gösterildi. Artık bu gerekçe kalmadı mı? Son referandum ve seçim sonuçları Türk kamuoyunun bu meseleyi anladığını gösterir. Tüm siyasi hareketlerin, milliyetçi söylemlerle, kavramlarla oy potansiyellerini arttırma gayretlerine rağmen Türkiye toplumu "bu meseleyi çözün diye size oy veriyorum" dedi. Ben öyle okuyorum. Bana göre, artık siyasi partilerin milliyetçi kavramlarla oy devşirme dönemi kapanmıştır. Yani Türk kamuoyunu bahane etmek gerekçe değil. BDP'nin de meseleye bölgesel yaklaşımı önplana çıkarmasının devri kapanmıştır. BDP de artık yalnızca kazandığı bölgelerle ya da belediyelerle ilgilenemez. Tüm Türkiye ile ilgilenecekler. Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi AKP'li Haluk İpek'in başvurusuyla oldu. Başbakan da YSK kararını onayladı. Bu krizin bu kadar büyümesini mi beklemiyorlardı yoksa aldıkları oya güvenerek, anayasa dahil her konuda tek başına hareket etmeyi mi denediler? Hatip Dicle ve KCK davasında tutuklu bulunan diğer milletvekilleri, CHP'den seçilmiş diğer vekillerle birlikte bütünlüklü olarak baktığımızda, onlar halk iradesiyle seçilmişlerdir. Bu durumda normal olan; gelişmiş demokratik sistemlerde olduğu gibi seçilenlerin parlamentoya girmesi gerekir. Siyasi iktidarın, hukuki eksiklikleri çok kısa sürede değiştiren bir irade beyanı ortaya koyarak, yemin etmeme gibi sonuçları sakıncalı olacak durumları yaratmaması gerekirdi. Çözüm dilinin ortaya çıkması gerekiyor. Bu konuda birinci derecede sorumluluk iktidara düşüyor. Meseleye Türkiye ve küresel ölçekte bakmak gerekiyor. Bu dinamiklerin etkilediği kitlede ortaya çıkan irade; değişimi, dönüşümü ve çözümü zorlamaktadır. Bu kaçınılmaz şekildedir ve bundan dönüş yok. Bu talebe cevap veremeyen siyasal iktidarlar da önümüzdeki dönemde zayıflayacak ve değişimi kendi içersinde yaşayacaklar. Ama 'çözüm' konusunda somut adım atmayan iktidar katlanarak desteğini artırdı... Sorunun çözümü çok nitelikli bir altyapı ve irade gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda böylesine derinlikli bir kültürel bir yapı ve politika üretimi henüz yok. Sorunları çözmekle yükümlü siyaset henüz bu dinamiklerle uyumlu değil. Seçimlerle ortaya çıkan süreç, bu dönemin öncekiler gibi yönetilemeyeceğini, farklı bir paradigmanın uygulanması gerektiğini ortaya çıkarıyor. Bu olmazsa dört yıl sonra bu destek kalmaz mı diyorsunuz ? Kesinlikle kalmaz. O bakımdan, AKP'nin seçimlerdeki milliyetçi söylemlerle değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü birinci derecede anayasayı vurguladı. Yeni bir anayasanın öncelikli mesele olması çok önemli, çünkü yeni anayasa diğer siyasi partiler ve diğer kesimlerle uzlaşılarak yapılabilecek bir konu. O bakımdan eksik söylemlere, yanlış bazı adımlara rağmen partiler arası ilişkilerin gelişebileceği ve olumlu adımların atılacağını umut ediyorum. Ancak burada BDP ile ilgili değerlendirmeleri de, iktidara paralel şekilde yapmak gerekiyor. BDP de bu süreçte ana muhalefet partisi değildir ama ana muhalefet partisi rolü derecesinde önemli bir yer işgal etti. Hatta yeni anayasanın inşasında ve siyasal, hukuki ve idari yapının değiştirilmesi ve kurumsallaşmasında BDP'nin yapıcı politikası öncelikle tayin edici olacaktır. Öcalan, devletle yapılan bir protokolden bahsediyor ve görüşmelerin önemli bir aşamaya geldiğini söylüyor. Öyleyse bu uzlaşmanın siyasete yansımasına kim engel oluyor? Öcalan'ın bu şartlarda bir protokol yaparak anlaştığı konusunu ben biraz iyimser buluyorum. Ama Öcalan'ın da ifade ettiği gibi görüşmeler nitelikli olmaktadır, kapsayıcı ve gelişme kaydetmektedir. Yeni anayasanın felsefesi ve temel ilkelerinin açıklanması ile birlikte Öcalan'la yapılan görüşmelerin de devamlılık kazanacağını ve sürekliliğe sahip bir müzakere şeklinde oluşacağını tahmin ediyorum. Niye bununla paralel gitmiyor iktidarın tavrı? Kürt meselesi Türkiye'nin iç politikasında ciddi bir şekilde kullanabilen, tüm siyasetleri çok etkileyen bir olay. Hatta iktidarın varlığını etkileyen bir olay. İktidarın kendi içerisinde gruplaşan milliyetçi yapının dahi bu mesele içersinde değerlendirilmesi gerekiyor. Başbakan'ın milliyetçi sloganlarla oy çoğunluğuna dayanan, anayasa değişikliği için ihtiyaç duyduğu milletvekili sayısını yükseltmeye dayanan taktiksel seçim performansını gördük. Bana göre bu yapılmasaydı daha demokratik adımlar atsaydı, AKP'ye daha fazla oy kazandırabilirdi. İktidarın adımları, Bakanlar Kurulu oluştuktan ve parlamento işlemeye başladıktan sonra doğru şekilde izlenebilir. Önümüzde 15 Temmuz var ve çok az vakit kaldı. Bu tarih 'simgesel' de olsa, bir 'fırsat'ın daha heba edilmemesi için nasıl bir perspektif gerekiyor? 15 Temmuz meselesinde 'pratik adım bekleme' tavrını doğru bulmuyorum. Meselelere dinamikler açısından baktığımız vakit, siyasi iktidar biliyor ki; artık PKK meselesi barışçıl bir şekilde dönüşüme uğramak zorundadır. PKK biliyor ki; artık silahla hak talep etme süreci sona ermiştir. Gerek Türkiye'nin iç dinamikleri açısından, gerekse bölgesel ve küresel dinamikler açısından da bu böyledir. Çok canımızı acıtan sonuçlar ortaya çıkmıştır ama PKK siyasal bir harekettir ve hedefi; bir hak talebini ortaya çıkarmaktır. Hedefini ayrılmak olarak ortaya koymamıştır. O halde böylesine bir yapı içersinde ve karşımıza fırsat olarak yeni anayasa meselesi çıkmıştır. Yeni anayasa demek, toplumsal uzlaşı demek. Türkiye Cumhuriyeti Kürt- Türk birlikteliği temelinde oluşturulmuştu. 1920'nin uzlaşısı; Kürtlerin bu ülkenin 'azınlık unsuru' değil, 'asli unsuru' olduğu şeklindeydi. Asli unsur olan ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran bir yapının, bir milletin bugün hedefi ne olabilir? Amacı sadece Türkiye'nin gerçekten eşit demokratik vatandaşlarının oluşturduğu, üreten mutlu olan bir yapı. Peki neden Başbakan sürekli kamuoyuna tersi bir mesaj veriyor? Bu nedenle Kürtlerle arasında ciddi bir güven krizi doğdu. Bu nasıl aşılacak?  Bu noktaya Cengiz Çandar'ın son TESEV raporunda da değiniliyor. Kürt sorununun çözülmesi için çok nitelikli bir demokrasiye geçmek gerekiyor. Derinlikli bir demokrasi gerekiyor. Yani paradigmanın yüzde yüz değişmesi gerekiyor. Kürtlere, Alevilere, azınlıklara bakışta yılların tortuları var, ama bu tortular kitleler üzerinde değil, toplumsal değişim iradesine rağmen siyasette var. Zihinler henüz tortulu. O paradigma değişmiyor ve o paradigma içerisinde siyasal parti çıkarları veya siyasal hareketlere hakim olan grupların güçlerin çıkarları ön planda. Paradigmanın değişmesi demek, zihniyetin değişmesi demek. Bu noktada siyasi iktidar, siyasi partiler hazırlıklı değiller ama hayat zorluyor. Değişecek ve değişmek zorundalar. Bütün mesele bu, yani sürecin kısa veya uzun olması. Şimdi Başbakan'ın ustalık hükümetini göreceğiz. İktidar hangi adımları atmalı ki uzlaşma zemini doğsun? 'Ustalık hükümeti' de bana göre ilk olarak; mesela serbest kalamayan milletvekillerimizin sorununun çözüleceğine ilişkin adımlar atmalı. Mesela yeni anayasayı beklemeden, Terörle Mücadele Kanunu'nun değiştirilmesi gereken maddeleriyle ilgili, seçim kanununun değişmesi gereken maddelerinin değiştirilmesi, ceza muhakemeleri kanununun tutukluluk süreleriyle ilgili maddelerinin değişmesi, Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gerekir. Yakın zamana kadar AKP'ye destek vermiş aydınlardan bazıları, AKP'nin yeni anayasayı da kendi iktidarını tahkim etmek üzere oluşturmak isteyeceği, demokratik ilkelerden uzaklaştığı görüşünde. Siz bu yorumlara katılıyor musunuz ? Katılmıyorum. Bunların doğruluk payı var. Ama vesayet sisteminin çeşitli taktiksel yaklaşımlarla AKP'yi bitirme konusundaki ısrarı karşısında AKP kendisini savunmak durumunda kalıyor. Bir de açıkça ifade edelim; Türkiye'nin siyasal yapısında iktidar olan siyasetlerin hakim olma duygusu ve demokrasi kültürünün kurumsallaşmamasının yarattığı bir durum. AKP'nin tek hakim güç olabilmesine, küresel dengeler de, Türkiye'nin demokratikleşme dinamikleri de müsaade etmez. Bunun tam tersi bir yorum da var. Suriye başta olmak üzere Bölgesel gelişmeler nedeniyle, Ortadoğu'da kendisine biçilen rol ve bunun üzerinden açılmış krediye dayanarak AKP'ni Kürt meselesinde bu milliyetçi ve çatışmacı üslubu seçtiği yönünde... Bana göre bu doğru değil. Çünkü kendi iç sorunlarını çözemeyen bir siyasi iktidarın Türkiye'nin sınırları dışında hedefi olamaz. Yani, Kürt meselesini, Alevi meselesini ya da diğer demokratik sorunlarını çözemediği takdirde Türkiye'nin o vizyoner dış politikasının hiçbir anlamı kalmaz. Ortadoğu'da cereyan etmekte olan gelişmeler esasında Türkiye için de riskler yaratan bir meseledir. Bu risklere karşı Türkiye'nin rolünü oynayabilmesi için -tabii ki burada özellikle de ABD-Türkiye ilişkileri çok önplana çıkıyor- demokratikleşme standartlarını yükseltmesi, kendi sorunlarını çözmesi önemlidir. Yeni anayasa meselesinde AKP, CHP ve MHP 'ilk üç maddenin değişmezliğinde' anlaşır gibi görünüyorlar. Bu durum da değişir mi? Nasıl bir Türkiye istiyoruz? Tüm mesele bu. Hele ki BDP, PKK açısından bir bölünmeden bahsetmediğimize göre, ayrı bir Kürdistan'dan bahsedemediğimize göre, biz etnik meseleleri de aşan bir yeni Türkiye'den bahsediyoruz. 21. yy'ın değerleri çerçevesinde meseleye yaklaşımdan bahsediyoruz. Böylesine temsilin yüksek oranda oluştuğu yeni parlamento içerisinde, yeni anayasa da yapılabilir. Anayasanın ilk üç maddesi dahil değiştirilebilir. 'Değiştirilemez madde'yi kabul etmiyorum. Çünkü zaten bunlar da 1980 anayasasının ürünüdür. Türkiye ancak faşizme kaymada, bir diktatörlük yapısını oluşturmada veya otoriter, totaliter yapıların oluşturulması noktasında o maddelere karşı duyarlı olabilir ama demokratikleşmeye nitelik kazandırılmasıysa mesele, her şey değişebilir. Tek bayrak konusunda tartışma yok. Tek dil konusunda tartışma yok. Resmi dilin Türkçe olmasına itiraz yok. Ülke bütünlüğü konusunda tartışma yok. O halde tartışılan ne? Kürtçe'nin resmi eğitim dili olarak kullanılması meselesi. Kürtçe'nin resmi dil olarak kullanılması meselesini ciddi tartışmamız gerekiyor. Senelerdir yanlış eğitilen bir toplumla farklı saplantıların ortaya çıkarıldığı bir iklim var. Bu zamanla aşılacak bir olay ama anayasada yasaklayıcı hiçbir hüküm bulunmayacağının garantisi anayasayla ortaya konur. Bana göre BDP'nin de, sivil toplum örgütlerinin de bu konuda da hassas olmaları gerekir. Bir de 'demokratik özerklik' meselesi var. İçi doldurulmamış şekilde veya tartışıldığı gibi çoğulcu yapıyı reddeden, sanki PKK'nın gelip kontrol ettiği, tekli bir sistem gibi algılanan, Kürtlerin içinde bile tartışılmakta olan bir konuyu, tartışmalar sonuçlanmadan Türkiye kamuoyuna götürmek uygun değil. Esasında bu olay bir yerel yönetimler meselesi. Ama bu da süreç içerisinde gelişebilecek bir olay. Fransa'da, İspanya'da hala bu özerklik meselesi tartışılan, geliştirilen bir konu. Anayasayla yasaklanmamış, Türkiye demokratikleştikçe özerkliğini arttıran bir yapı ortaya çıkabilir. Ama bunun bir etnik yapıyla bağlantısı olmadığının da halka inandırıcı şekilde anlatılması gerekir. Bu konu da BDP'nin, PKK'nin hassas olması gerekir. İnci HEKİMOĞLU özgür gündem
Açılımcı Eski Mit'çinin Amerikancı Hezeyanları!
Eski MİT'çiden Flaş Açıklamalar
Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Öneş'ten terörün arttığı dönemde demokratik açılıma özel destek... 22 Haziran 2010 41 yıl Milli İstihbarat Teşkilatı'nda çalışan ve MİT Müsteşar Yardımcılığı görevinden emekli olan Cevat Öneş, PKK saldırılarının neden son dönemde yoğunlaştığını ve demokratik açılımla ilgili yaşananları Taraf gazetesinden Neşe Düzel'e değerlendirdi. İki gün yayımlanan söyleşide, son günlerde yoğunlaşan PKK saldırılarının taktiksel saldırılar olduğunu, AK Parti hükümetini sıkıştırmak ve çözüm sürecinde muhatap alınmak için yapıldıklarını söyleyen Öneş, ne PKK'nın silahla bitirilmesinin, ne de PKK'nın silahla arzu ettiği sonuçlara ulaşmasının mümkün olduğunu vurguluyor. “TIPKI DIŞ POLİTİKADAKİ GİBİ…” Öneş'e göre Kürt sorunu ancak demokratikleşmeyle çözülebilir. Bu da, “dış politikada gösterilen irade, vizyon, plan, proje, organizasyon ve kararlılığın iç politikada da gösterilmesine” bağlı. Şöyle diyor Öneş: “Bir yandan Kürt sorununu da çözecek yeni bir demokratikleşme ve açılım planı hazırlanmalı, diğer yandan da bu açılıma paralel olarak PKK'nın dağdan indirilmesi için özel bir proje yapılmalı. Hükümet, 2011'deki seçimlere böyle bir demokratik açılım ve sivilleşme çıkışıyla gitmeli.” “BAŞBAKAN AÇILIMDA SAMİMİYDİ” Öneş, Düzel'in “AKP kendi isteğiyle mi bitiriyor bu alçımı” sorusunu ise şöyle cevaplandırıyor: “Açılım bitmedi. Zaten Başbakan da 'açılım sürecek' diyor. Açılım duraksadı. Bu küresel koşullarda ve Türkiye'nin iç dinamiklerinde hiçbir iktidar açılımı bitiremez. Açılım bitti diyen ve demokratikleşme için yeni adımlar atmayan bir iktidarın Türkiye'de yeniden seçilme ve hükümet olma şansı yoktur. Başbakan demokratik açılım konusunda çok samimiydi ve risk alıp adım attı ama CHP, MHP ve DTP milliyetçi duyguları körükleyerek AK Parti hükümetinin omuzlarındaki yükü daha da arttırdılar.” “AÇILIMIN KARŞISINA ENGELLER ÇIKARILDI” Öneş, AK Parti döneminde demokratik adımların atılmasında önemli mesafelerin alındığını ama AK Parti'nin çok önemli engellerle karşılaştığını düşünüyor: “Karşısına Ergenekon süreci, darbe girişimleri, yargıdaki olumsuzluklar, muhalefetin çıkardığı engeller, milliyetçi dalga gibi duvarlar çıkarıldı.” Öneş'e göre her şeye rağmen önümüzdeki süreçte açılım planı daha somut ortaya konacak. “ARTIK DEMOKRATİK MÜCADELEYLE SONUÇ ALINIYOR” Öneş, tam da bu ortamda açılım için seslerin daha çok çıkması gerektiğini söylüyor. Çünkü ona göre Türkiye'nin bugünkü objektif ve sübjektif şartları hiçbir biçimde PKK'nın silahlı mücadelesini haklı göstermiyor: “Türkiye'de artık demokratik mücadeleyle etkin sonuçlar almak mümkün. Bu yüzden PKK, silahlı eylemlerini hiçbir gerekçeye dayandıramaz.” “KÜRTLER KOPMAK İSTEMİYOR” Öneş, geçen hafta gittiği Hakkâri'de Kürtler'in ne istediğine dair yaptığı gözlemleri ise şöyle aktarıyor: “Kürtler ayrılık istemiyorlar. Türkiye bağımsız Kürt devleti kurulması ve ülkenin parçalanması gibi bir tehlikeyle karşı karşıya değil. Kürtler kopmak istemiyorlar. PKK da kopmak istemiyor. PKK'nın etkilediği kitlede de bir ayrılma duygusu yok.” “OLAĞANÜSTÜ HAL PSİKOLOJİSİNİ TEMİZLEYEMEDİK” Peki çözüm için dillendirilen olağanüstü hal ve sıkıyönetim gibi uygulamalar ne kadar doğru? Öneş, bu taleplere şiddetle karşı çıkıyor: “Sıkıyönetimlerin bir sonuç getirmediğini, aksine büyük sorunlar ve kırılganlıklar yarattığını biz bu uygulamayı yıllarca yaşayarak gördük. Ve, şimdiye kadar da Doğu ve Güneydoğu'da sıkıyönetimlerle yaratılmış olan bu kırılganlıkları, insanlardaki olumsuz psikolojiyi temizleyemedik. Bu ülkede yaşanacak en büyük tehlike bundan böyle sıkıyönetim olur.” http://www.stratejikboyut.com/haber/eski-mitciden-flas-aciklamalar--38391.html
Bu haber 987 defa okunmuştur.
 |
KOMPLOLAR |
 |
|
|
|
|

    .jpg)                .jpg)                     |
CIA'NIN ÇETECİLERİ! (6) Cemaat Kelle Avında....İNSAN OLANA SESLENİŞREZALETTGB:Kimin T'si Nerenin G'si Neyin B'si???Savaş SanatıHADDİNİ BİLMEKCHP VE MHP İŞGAL GÜÇLERİNE EVET DEMİŞTİR..MEMURA ZAM, BÜYÜKSÜN TÜRKİYE!YENİ ANAYASA %91,3 GEÇMEZSE YOK HÜKMÜNDE OLMALIDIR.Balkanlarda, Kafkaslarda ve güneyimizde, neler oluyor?Sinan Meydan:Atatürk'ün yaptırdığı camiler!AKP'NİN BÖLÜNME ANAYASASINDA MHP VE CHP'NİN TAVRI..!Sebeplere takılanlar 3CİHAN DEVLETİ GEYİĞİSuriye DenklemiTuz da Kokmadan...(3)ASKER AĞLAMAZ!''Anayasa Vatandaş Toplantıları'' Adı Altında Anayasa Anketi ..!Mısır'da bahar fırtınasıBu yurt öküzlerin çektiği o gıcırtılı kağnı ile başladı kalkınmayaHoş Geldin Putin!28 ŞUBATIN SAPTIRILAN GERÇEĞİ26 Şubat'ta Taksim Meydanında!TÜRKMEN ŞEHİT LİDERLEREBİR İLERİ İKİ GERİ GELİNEN NOKTA OSMANLI'NIN SON DÖNEMİYAZAR AKADEMİSİ DERNEĞİ NE AMAÇLA KURULMUŞTUR1001 TÜRK KOMPLEKSİ !SERAP YEŞİLTUNA İLE MÜGE ANLIÇAĞIMIZIN HASTALIĞIBAŞBAKAN'IM ÇOK YAŞA, DAHA FAZLA FİL İSTİYORUZ !!YENİ BİR ŞEHİR EFSANESİ Mİ..Bilinçsiz Olanlar, Bilinçsiz açıklama yapmaktan kurtulamazlar97 günDENGENİN BOZULMASI-DİNGİL KAYMASISEÇİME BEŞ KALA TRANSFER VE SİYASETBaşbakan sizce hangisi ?Tayyip Kadar OlamamakUlusal Egemenlikisveç parlementosu..Bağımsızlığın Adresi...ATATÜRK'DEN RİCA..22 Mayıs 201222 Mayıs 201222 Mayıs 201222 Mayıs 201221 Mayıs 201218 Mayıs 201216 Mayıs 201215 Mayıs 201214 Mayıs 201206 Mayıs 201202 Mayıs 201228 Nisan 201226 Nisan 201226 Nisan 201215 Nisan 201206 Nisan 201231 Mart 201212 Mart 201211 Mart 201210 Mart 201207 Mart 201204 Mart 201223 Şubat 201214 Şubat 201204 Şubat 201217 Ocak 201209 Kasım 201126 Ekim 201116 Haziran 201113 Haziran 201125 Nisan 201113 Nisan 201108 Mart 201125 Şubat 201101 Şubat 201107 Ekim 201005 Eylül 201010 Mayıs 201015 Mart 201015 Ocak 201021 Eylül 2009 |
|
facebook ta Begen
Google
|